Dahileri abartmayın! Onlar da sıradan insanlar

Perşembe, 11 Eylül 2014 09:22

Üstün zekalı biri olmak ister miydiniz? Birçoğumuzun cevabı ‘Evet.’ Bazı şeyleri daha kolay yapmak, çok başarılı olmak fikri her ne kadar kulağa güzel gelse de gerçekte olan o kadar parlak değil. Sıradışı olmak, ileri ya da geri olmak, siyahların arasında beyaz, beyazların arasında siyah olmak her zaman zor olmuştur.

IQ’ları 130’un üzerinde olan kişiler üstün zekalı olarak kabul ediliyor. Bu kişiler diğerlerine göre daha yaratıcı, daha çabuk öğreniyor ve çok daha hızlı düşünüyorlar. Türkiye nüfusunun yüzde 2’si üstün zekalı. Peki bu özel yetenekli çocuklar nasıl bir eğitim alıyor? Bu çocukların beklentileri yeterince karşılanıyor mu?

Harika çocuk haberleri ile küçük yaştan itibaren medyanın yakından tanıdığı bir isim Yalın Alpay, 6 aylıkken yürüyüp, 2.5 yaşında okuyup yazabilen, hakkında tezler hazırlanan IQ’su 170’in üzerinde olan bir dahi. Peki, Türkiye’de dahi olmak nasıl bir durum? Hayat gerçekten onlar için daha mı kolay? sorularını Yalın Alpay ile Dipnot Tablet için konuştuk.

Hazırlayan: Rabia Çelik 

 

170’ün üzerinde IQ’unuz var. Bunu bilerek büyümek nasıl bir durum?

Toplumdaki genel algı dahilerin herhangi bir çaba göstermeden istisnasız her şeyi bilen, toplumsal yaşama uyum sağlayamayan, şişe dibi gözlükler takan, kötü giyimli ve utangaç kimseler olduğudur. Bu anlamda toplumun genel dahi algısı bir hipergerçekliğe denk gelmektedir ve varolanla uyum göstermeyen bir kurgudur. Dahiler de sıradan insanlardır ve yalnızca daha yüksek zihinsel kapasiteye sahiptirler. Yüksek zihinsel kapasiteye sahip olan insanlar, fiziksel özellikleri çok hızlı koşmaya uygun olan kimseler gibilerdir. Nasıl bu koşucu adayları ömürlerini koşuya vermedikleri sürece dünya koşu sıralamasında bir başarı elde edemiyorlarsa, yüksek zihinsel kapasiteye sahip olan dahiler de ömürlerini çeşitli zihinsel konulara odaklamadıkları sürece sıradan insanlardan ayırt edilemezler.

Bir çocuğun çok erken yaşta dahi olduğunun keşfedilmesi ve bunun kamusal alanda geniş kitlelerce bilinir kılınmasının, o çocuk üzerindeki etkisi, işte bu toplumsal hipergerçeklik yanılgısının kendi üzerine yıkılmasıdır. Toplum bu çocuktan her şeyi hiçbir çaba göstermesine gerek kalmadan yapabileceğini düşünürken, (zekanın böyle bir sihirli değneği yoktur, bu toplumsal bir yanılgıdan ibarettir) çocuk da bu yanılgıdan ister istemez payını alır ve bir süre sonra da neden dünyayı yönetmediğini sorgulamaya başlar. Hipergerçeklik, açığa çıkmış olan dahi çocuğu ele geçirir ve artık bu çocuk ne başarırsa başarsın, kendisin hiçbir şey başarmamış hissedecektir. Bir yandan yeteneklerinin farkındadır fakat bir yandan da söylenildiği kadar kudretli olmadığını da görmektedir. İşte bu durum açığa çıkmış bir dahi çocuğun ruhsal trajedisi olabilir. Ben de bu trajediden payımı aldım ve bu gel gitten kendimi ancak 29 yaşında kurtarabildim.

20140824_16552229 Yıl Boyunca Kendimi Başarısız Hissettim

‘Dahi Çocuk’ etiketiyle büyümek üzerinizde nasıl bir baskı oluşturdu?

Toplumun dahi algısı ile dahiliğin kendi gerçekliği arasındaki uyumsuzluk yüzünden, sıradan bir insane göre oldukça başarılı bir yaşam geçirmiş olmakla birlikte, yaşamımın ilk 29 yılında kendimi hep başarısız hissettim. Madem dahiydim, o halde neden her konuda dünyanın en iyisi değildim? Kendimle olan bu kavgamı biraz önce de aktardığım üzere ancak 29 yaşımda sonlandırabildim.

Son Yıllarda Sıkça TV Izliyorum

Resim yapıyorsunuz, kitaplarınız var. Ve ABD’li şirketler için finans analizi yapıyorsunuz… Başka şeyler de var mı? Bir bölünme yaşıyor musunuz?

Her insanın yalnızca bir konunun ya da bir iş kolunun herhangi bir dalında uzmanlaşması ve bunun dışındaki dünyaya gözlerinin kapanması bir tamlık değil, bölünmenin ta kendisidir. Bu nedenle modern dünya bölünmenin bizatihi sorumlusudur. Fakat günümüzde tüm iş kolları o kadar ayrıntılı ve o kadar çok dallara ayrılmıştır ki, artık bir Rönesans insanı olmak öyle kolay iş değildir hatta belki de imkansızdır. Günümüzün iş bölümüne ayak uyduramamak, niteliksiz bireyler olmak anlamına geliyor. Bu anlamda uzmanlaşma aslında piyasa ekonomisinin kaçınılamayacak bir dayatmasıdır. Fakat her işletim sisteminin olduğu gibi, piyasa ekonomisinin de pek çok açığı var ve bölünme yaşamak istemeyen bireyler, tam birer insan olmak için bu uzmanlaşmaya direniş göstermekteler.

Bu nedenle ben kendimi bölünmüş olarak değil, bütünleşmeye giden bir birey olarak görüyorum. Fakat piyasa ekonomisinin isteklerine göre oldukça bölünmüş olduğumu ve aynı anda çok farklı işlerde uzmanlık yapmanın getirdiği yükü zaman zaman hissediyorum. Benim şansım, yüksek zihinsel yeteneklerim sayesinde pek çok konuda uzmanlık sağlayabilmiş olmam. Bu durum beni piyasa ekonomisi çerçevesinde kazanan bir birey yaparken, akademi ve sanat gibi kazanç getirmeyen kişisel zevklerimin peşinde koşabilmem için de gerekli maddi imkanları sağlıyor. İş dünyasında birbiriyle ilgisiz gibi görünen pek çok işi aynı anda yapıyorum. Eğitimim de bu şekilde. Ekonomi mezunuyum. Yüksek lisansım ise tarih. Doktoram da siyaset bilimi.

Günlük hayatınızda neler yapıyorsunuz? Televizyon izler misiniz mesela?

Üç yıl öncesine kadar geceleri genellikle saat on olmadan uyuyordum. İki binli yılların ilk on yılı çok yoğun okuma yıllarıydı benim için. Bu yıllarda neredeyse hiç sinema filmi ya da TV programları izlemedim. Oysa özellikle TV günümüz sosyalleşmesinde temel araç. Eski dönemlerde toplumsal ortak belleği mitolojiler oluştururken, günümüzde bu ortak bellek TV kanalları sayesinde oluşuyor. Günlük yaşamın göndermeleri, konuşma konuları doğrudan TV üzerinden gerçekleşiyor. Bu yüzden sosyalleşmek adına önemli bir dezavantajdı diye düşünüyorum. Yine bireyin toplumsal bellekten farklı bir belleğe sahip olması ciddi bir muhalif duruşu zorluyor. Olaylara bakış açısı farklılaşıyor ve kişi kendi toplumuna yabancılaşıyor. TV seyretmenin bu anlamda kişinin mutluluğu açısından önemli olduğunu düşünüyorum. Son yıllarda sıkça TV izliyorum ve artık bundan keyif alıyorum.

Sıra Dışı Olmaktan Sıradanlığa Bir Geçiş Yaptığımda Özgür Kaldım

Bir röpotajınızda ‘Herkes gibi olmanın, sıradanlığın keyfini sürüyorum’ demişsiniz. Herkes sıradan olmaktan kaçarken sizin neden böyle bir arzunuz var?

Sıradanlık, normallik, bunlar aslında modern dünyanın önemsediği kavramlardır. Toplumdan farklı olanların kapatılmaları ya da dışlanmaları üzerine Foucault önemli açılımlar yaptı. Ben yıllarca sıra dışı olarak nitelendirildim ve bu nitelemeye göre de geri dönüşler beklenen yüksek bir sorumluluk yüklenmiş bir birey olarak inşa edildim. Bunu da yerine getirmeye çalıştım fakat bu yerine getirilemez bir sorumluluk. Zira daha önce de belirttiğim üzere dehanın böyle bir gücü yok. O yüzden sıra dışı olmaktan sıradanlığa bir geçiş yaptığımda bir anda bir insanın taşıyamayacağı bir ağır yükten kurtuldum ve özgür kaldım. Artık hiç kimseydim, beklentilerin olmadığı sıradan biriydim. Ve böyle bir beklentisizlik içerisinde benim çalışarak yaptıklarım büyük bir başarıya dönüştü. Benim hikayemde başarısızlık olarak gördüğüm her şeyin, aslında büyük başarı öyküleri olduğu ortaya çıktı. Kameranın yerini değiştirdim ve film bir anda harika bir seyir zevkine kavuştu. Ben de yönetmen olarak bundan keyif almaya başladım.

Söyleşinin tamamı için:

TÜRKİYE’NİN EN ÇOK OKUNAN TABLET DERGİSİNİ ÜCRETSİZ OLARAK

iPAD’İNİZE İNDİRMEK İÇİN TIKLAYIN

 available-on-the-app-store

ANDROİD TABANLI TABLETİNİZE İNDİRMEK İÇİN TIKLAYIN
Get-it-on-Google-Play