Cüneyt Özdemir yazdı:İmamlar Cuntası; Bir Hanefi Avcı Kitabı Analizi

Pazartesi, 1 Mayıs 2017 09:50

Hanefi Avcı’nın yeni kitabı ‘Erken Uyarı’, Devlet Bilgisi’ni okumaya başladığımda kendisi ile tanışalı kaç yıl oldu diye düşündüm. Neredeyse 21 yılı bulmuş… Dile kolay bayağı uzun bir zaman. Bu zaman boyunca Türkiye’nin en çalkantılı (hangisi değildi ki) yıllarına ben bir gazeteci o da bir devlet görevlisi olarak tanıklık ettik. Kimi zaman o işten el çektirildi , ben işimin zirvesindeydim, kiminde o işinin zirvesindeydi, ben işsizdim. O devlet görevlisi olarak başka görevlere ve illere giderken ben de başka kanallarda gazetelerde görev yaptım. Tüm bu süreç içinde bir gazeteci ile istihbaratçının dostluğunu belli çizgiler içinde sürdürmesi kolay iş değildir. Sanırım biz bunu başarabilen, birbirlerinin sınırlarını aşmayan bir güveni ve mesafeyi oluşturup koruyabilen, sınırları aşmamayı başaran Türkiye’deki tek tük örneklerden biri olduk. Nitekim kitabı okurken ara sıra kimi sayfalarda kendimi daha doğrusu benim Hanefi Avcı’nın hayatına değdiğim anların izlerini görmek beni şaşırtmadı.

Hanefi Avcı’nın Erken Uyarı , Devlet Bilgisi kitabının çıkacağını geçtiğimiz yaz kendisi ile yaptığımız bir sohbette öğrenmiştim. Referandum öncesinde basıp basmamakta kararsız gözüküyordu. Hatta zaman içinde kitabın adının ne olması gerektiğine tam olarak karar veremediklerinden de haberdardım. Bu yüzden kitabı aldığımda varlığından haberdardım ama isminin bu olacağını bilmiyordum. Beğendim, kitabı da bir çırpıda okudum. Okurken de kitaba çok doğru bir isim seçildiğini düşündüm.

Hanefi Avcı iyi bir istihbaratçı, bir devlet görevlisi, aynı zamanda bir hukukçu. Devlet mekanizmasının nasıl işlediğini ya da işlemesi gerektiğini hem pratik hem de teorik tecrübesinden çok iyi biliyor. Bu yüzden söyledikleri farklı toplum kesimleri tarafından farklı algılanıyor. Kimileri ayakta alkışlıyor , kimileri kıyasıya eleştiriyor ama sonuçta yazdıkları her kesim tarafından ciddiye alınıyor. Hanefi Avcı’nın yumuşak karnı özellikle 12 Eylül sonrasında Mersin’deki görevi sırasında kimi sorgularda işkence yapıp yapmadığı ile ilgili. Diğer kitabında buna değinmiş, kendince bir muhasebe yapmıştı. Bu kitabında da aynı konulara benzer şekilde değiniyor. Muhasebe yapıyor hatta hesap veriyor. Eğer kitabı bu önyargıdan dışarı çıkıp okumayı başarırsanız pek çok yeni bilgi ve farklı bakış açısı ile karşılaşmanız mümkün.
Hanefi Avcı bu kitabında aslında 3 ayrı kitabı bir araya getirmiş diyebiliriz. Kitabın ilk bölümünde kendisinin yayınladığı ilk kitabından sonra başına gelenleri yazmış. İkinci bölümde 15 temmuz ekseninde cemaati ve Türkiye’de örgütlenmesini ayrıntıları ile ele almış. Bu bölümde özellikle cemaate karşı ne yapılabilirdi ve ne yapılmadı konusunda çok ciddi eleştirilerini dile getirirken dayanakları ile de sıralamış. Kitabın içindeki (bence)3. Kitapta ise Referandum tartışmalarına ve sonrasında Türkiye’nin devlet yapısının geleceğine yönelik çeşitli önerilerini ve öngörülerini dile getirmiş. Şayet bu kitabı bu haliyle yayınlanmadan önce görebilseydim kendisine bir değil 3 ayrı kitap çıkartmasını tavsiye ederdim. Yine de Avcı’nın anlattıklarının bir bölümü 16 Nisan Referendum’u sonrasında eskimiş gibi gözükse de özellikle kendi tecrübesinden yola çıkarak yaptığı 15 temmuz başarısız darbe girişiminin yaşanmasındaki çeşitli detaylar üzerinde durulması ve ders çıkartılması gerekecek önemli detaylarla dolu.

Hanefi Avcı ilk kitabını yazıp biz gazetecilere yolladığında hepimiz çok şaşırmıştık. “Haliçte Yaşayan Simonlar” kitabı gibi bir kitabı o yıllarda görevde olan bir Emniyet müdürünün yazması karşısında şaşırmamız normaldi. Cemaatin el üstünde tutulduğu nerede ise Ak Parti ile adı konulmamış bir koalisyon hükümeti gibi hareket ettiği günlerde böyle bir kitabın yazılıyor olmasına şaşırmamızın nedenlerinden bir tanesi Avcı’nın hemen her iddiayı delillendirerek ve Devlet Aklı ile kaleme almış olmasıydı. Bu kitap yayınlandıktan sonra ya cemaat tıpkı bugünkü gibi bir terör örgütü olarak ele alınacaktı ya da Hanefi Avcı için bir cehennem dönemi başlayacaktı. Nitekim hepimizin bildiği gibi ikincisi oldu.
Avcı av oldu .
O günlerde yaşananları kısaca özetlersek ‘Hanefi Avcı bir kitap yazdı ve hayatı kaydı.’
Komplolar düzenlenerek tutuklandı, haksız yere farklı davalara monte edildi. Yıllarca cezaevine atılmakla kalmayıp defalarca meslekten de atıldı. O dönem sadece cemaate dokunan değil Hanefi Avcı ile görüşen hatta onu savunan herkes de yandı! Kimi zaman onunla ilgili yaptığımız yayınlar sansürlendi, kiminde sansürlenen yayınlar sonrasında tehdit edildik, kiminde ise gazeteci meslektaşlarımız tıpkı Avcı’nın av olması gibi cemaatin komplolarından paylarına düşeni aldılar.

O günlerde Hanefi Avcı ile bir söyleşi yapmış ancak ilk anda çalıştığım kanalda yayınlayamamış, gazetecilik namusu olarak kendi sitemde yer vermiştim..

Ardından tam da Hanefi Avcı tutuklandığında bu söyleşinin tamamını kanal yöneticilerinin onayıyla ekranda da yayınladım. Ertesi gün Ayşenur Arslan’ın programında durumu anlattığım videonun bir kısmını bugün seyrederken o yıllarda yine cesur cümleler kurduğumuz görüyorum.

 

 

Hanefi Avcı’nın alakası olmayan bir kaç ayrı davaya monte edilip yıllar boyu hapiste yatması gerçekten özellikle devletin içindeki namuslu ve gerçeği bilen memurlar için ibret vericiydi. O yıllarda cemaatin devletin bütün imkanlarını kullanarak toplumun ve gazetecilerin üzerine abanması da hepimizde inanılmaz bir baskı yaratıyordu. (sf.88)http://www.radikal.com.tr/yazarlar/cuneyt-ozdemir/silivriden-mektup-alma-tedirginligi-1026009/
Nitekim Hanefi Avcı bu süreci içerideyken günü gününe takip etmiş. Belki de cemaat ile ilgili en ilginç ve net gözlemlerini de tutuklu bulunduğu yıllarda ve davalarda yapmışa benziyor.
Devlet Bilgisi’ne ilk bakışta sanki Hanefi Avcının hikayesini okuduğunuz hissine kapılıyorsunuz ancak onun hikayesi biraz da Türkiye’yi rehin alan, meşgul eden, onlarca kurmaca davada yargılanan, yüzlerce binlerce insana yapılan haksızlığın kısa metrajlı bir filmine benziyor. Bir cemaat ya da bir örgütün devletin farklı mekanizmalarını ele geçirdiği zaman kendisi gibi düşünmeyen hele de kendisini eleştirenlere karşı nasıl bir hukuksuzluk labirenti inşa edip Kafkaesk bir ortam oluşturabileceğini satır satır okuyup da bu kadar haksızlık karşısında dehşete kapılmamak imkansız gibi… Kitabın bu ilk bölümü özellikle Hanefi Avcı’nın yargılandığı davaları yakından takip edenler için çok fazla yeni bilgi vermese de arka planda yaşananlar hakkında moda deyimle ‘büyük resim’ i net bir şekilde görmenize yardımcı oluyor.
Bana sorarsanız asıl kitap 165. sayfadaki ‘DÜN CEMAAT BUGÜN FETÖ’ bölümü ile başlıyor. Özellikle 15 Temmuz darbe girişiminin ardından yıllarca cemaat ile içli dışlı pek çok isim başta olmak üzere ülkece müthiş bir FETÖ bombardımanı altına girdik. Gerçekler ile komplo teorileri birbirine karıştı. Cemaatin Fetöleştirilmesi sürecinde algı operasyonu öyle bir noktaya geldi ki ne doğru ne abartı birbirine karıştı. Sanırım bütün bu süreci ilgi ve merakla takip edenler için Hanefi Avcı’nın kitabı en gerçekçi bakış açısını veriyor. Bir anlamda havada uçuşan pek çok doğru yanlış bilgiyi de yerli yerine oturtuyor.
Hanefi Avcı yolu cemaatten geçen onlarca devlet görevlisinden bir tanesi. Zaten bir dönem devlet mekanizmasının içinde olup da lehte ya da aleyhte cemaat ile kesişmeyen hiçbir devlet memurunu bulmak mümkün değil. Avcı’nın farkı cemaat tehlikesini ilk kez görüp dikkat çeken isim olması diyebiliriz. Cemaat gerçeğini yakından deneyimleyip bu pratiğin pek çok avantajını elinin tersi ile itip bu dev gücün karşısına tek başına dikilmek kimileri için kuşku verici , kimileri için saçma kimileri içinse romantik gözükebilir ancak Avcı bunu yapmış ve bedelini yıllarca cezaevinde kalarak, özel hayat hallaç pamuğu edilerek, aleyhinde haberler kitaplar yayınlatılarak ödetilmeye çalışmış bir isim. Bu yüzden Avcı’nın cemaat ile ilgili tespitlerini farklı bir gözle okumakta fayda var.
Mesela Avcı ‘Bana göre cemaat dış güçlerin organize ettiği bir proje değil’ diyerek en azından başlangıçta cemaatin yerel bir motivasyonla yola çıktığını ortaya koyuyor. Cemaat içinde 1000 kişilik çekirdek bir örgütün var olduğunu ve bu örgütün illegal bir terör örgütü gibi çalıştığını iddia ediyor. Cemaate inananlarla bu 1000 kişilik örgütün birbirinden çok farklı hesaplar ve idealler içinde olduğunu savunuyor. (sf.166/167)
Avcı 100’den fazla cemaat vaaz bandını izledikten sonra cemaatin iç dünyası , kafa yapısı ile ilgili de çeşitli yargılara da ulaşmış. Mesela cemaatin aslında ABD ve İsrail’i sevmediğini ama onların etken güç olduğunu bildikleri için onlara yakın ve hoşgörülü gözükmeye çalıştıklarını iddia ediyor. (sf.167)
Avcı’ya göre cemaatte Fethullah Gülen’e koşulsuz itaat şarttır. Yine Avcı, cemaat mensuplarının Gülen’iinsanüstü bir varlık olduğunu hatta insan değil insanın üzerinde bir yaşam formu olarak gördüklerini belirtiyor. Işık evlerini ise öğrencileri kazanmak, yetiştirmek ve kadrolaştırmak için kullandıkları temel mekan olarak tanımlıyor. (sf169/170)
Devlet Bilgisi’nin sayfalarında cemaatin medyadan Tayyip Erdoğan’a , Emniyetten Said Nursi’ye kadar her konuya bakış açıları tek tek ayrıntıları ile anlatılmış. Benim en çok ilgimi çeken iddialardan biri 179. sayfadaki iddia oldu. Avcı, ‘cemaatçilerin kendilerini İslam’ın ilk yılarını model aldıklarını ve yaşamlarını buna göre düzenlediklerini’ söylüyor. Yıllarca laik kesimin İslamdan uzaklaştırdığını, söyledikleri insanlara İslam’ın gerçek yüzünü göstermeye ve yaymaya çalıştıklarını’ iddia ediyor.
Kitabın ilerleyen sayfalarında cemaat ile ilgili en ilginç iddialardan bir tanesi de Türkiye’deki demokrasi eksikliğinin, darbeler sonrası ara dönemlerin, cemaatin gelişeceği gri bölgeleri yarattığına dair. Avcı’ya göre eğer Türkiye’de gerçek standartlarda bir demokrasi işlemesi sağlanabilseydi cemaat hiç bir zaman bu kadar güçlenecek zemini bulamayacaktı. (sf. 227)
Hanefi Avcı Ak Parti ile Cemaatin Mit Kırızı, 17 /25 aralık döneminde yaşadıklarını örnekleriyle anlatıp zamanında gerekli tedbirler alınsaydı cemaatin 15 Temmuz’a kalkışamayacağını da çeşitli örnekler ile anlatıyor. Cemaatin yaptığı operasyonların durdurularak sanki cemaatin o yıllarda geri adım attığı zannının oluştuğunu oysa tam tersi cemaat mensuplarının bir sonraki hamle için çalıştıkları iddiası sanırım bugünün Türkiye’sinde iddianın ötesinde gerçek olarak karşımızda dikiliyor.
Bugüne geldiğimizde ‘Biz cemaati ne kadar çözdük?’(sf.207) sorusu da çok önemli. Zira Avcı hala bir koordine içinde gitmeyen cemaat soruşturmalarının dağınıklığından yakınıyor. Cemaati aslında konsantre küçük bir yapılanmanın çözebileceğini oysa şu andaki dağınık sistemle cemaatin asıl kafa yapısının ve işleyişinin net olarak ortaya çıkartılamayacağı iddia ediyor. Bunu söylerken de cemaatin yakın zamanda yaptığı komplo davalarındaki yönteminin deşifre edilmediğini hatta bırakın deşifre edilmesini araştırılmadığının altını çiziyor. Ergenekon, Balyoz, Fuhuş davası, Odatv gibi şaibeli komplo davalarında cemaatin nasıl işlediğinin hala ortaya çıkartılamamasının büyük bir gaflet olduğunu söylerken haksız da değil! (sf208)
Bugün tek tek ortaya çıktığı için toparlamakta zorlansak da Hanefi Avcı Cemaatin parmağı olduğu düşünülen ve unutulmaya terk edilip açılmayan davaları tek tekhatırlatıyor.
CHP ve MHP’li siyasetçilerin gizli çekilmiş kasetlerini,
17-25 Aralık operasyonlarında polislerle savcıların somut ilişkilerini,
Doğuda ve Batıda ortak operasyonların cemaat tarafından nasıl ve kim tarafından organize edildiğini,
Bu operasyonların basında nasıl organize edilip aynı anda tek bir düğmeye basılmışmış gibi harekete geçildiğini,
Askerin ve Emniyetin arşivlerinin nasıl cemaate taşındığını bu arşivlerin kime ve nereye gittiğini,
Ve elbette 15 Temmuz’da nasıl böylesine büyük bir operasyon yapabildiğinin detaylarına kadar pek çok konunun ciddi bir şekilde tek tek araştırılması gerektiğini vurguluyor. (sf.210)
Asıl önemlisi ise bu soruşturmaların bu mantıkla yürümeyeceğini iddia etmesi sanırım… ‘Cemaat’in bütün yargılama sürecini çok iyi takip edebilecek, bu konuda elde edilecek bilgi ve belgeleri mahkemeler yansıtabilecek ortamların ayarlanması ve sürecin dikkatle izlenmesi gerekir’ dedikten sonra aslında kimsenin sormadığı bir soruyu soruyor. Sahi cemaat bundan sonra nasıl hareket edecek? Nasıl bir yol izleyecek? Türkiye’de ve dünyada nasıl hamleler yapacak?’ Bütün bunların da düşünülmesi ve aktif rol alınması gerektiğinin altını çiziyor. İsterseniz bu noktada kendisine bağlanıp tam olarak durumu nasıl tanımladığını ondan dinleyelim;

Şimdi yere düşen cemaat üzerinde hükümetin yaptığı hareketleri görüyoruz. Ancak bugün devletin yapmış olduğu operasyonlar da gerçek anlamda cemaati yenmeye bitirmeye ve cemaati toplumdan yok etmeye yönelik değil. Bir kavga, dövüş belki biraz de cemaati aşağılama fakat asla cemaati silmeye ve yok etmeye yönelik bir amaca hizmet ettiğini düşünmüyorum. ( sf233)

Tam bu noktada isterseniz biz de soralım. Sahi Türkiye’nin geleceğe yönelik cemaatin bu hamlelerine yönelik geliştirdiği bir strateji var mı? Varsa nedir bu strateji?
Bu sorunun cevabına Hanefi Avcı kitabının ilerleyen sayfalarında yer vermiş neyse ki!
Hanefi Avcı’nın bu soruların cevabına yönelik ‘Şu anda Yapılması Gerekenler’ adında kitapta bir de bölümü ve önerileri var. Benim en çok ilgimi çeken cemaatin açtığı kumpas davalarının tamamının geleceği ile ilgili önerisi oldu. Avcı bu davalar için özel bir yasa çıkartılması’ gerektiğinin şart olduğunu düşünüyor. Bu davalara hala devam edilmesinin sanki ortada hala ciddi bir dava varmış havası oluşturduğunu ve bunun da devletin kendisiyle çelişkiye düşmesi anlamına geldiğini söylüyor.(sf. 246)

Gelelim 15 Temmuz’a…
Hanefi Avcı Devlet Bilgisi ile 15 Temmuz’da yaşananlara bambaşka bir açıdan bakıyor. Farklı bir okuma yapıyor. Avcı’ya göre 15 Temmuz’da yaşanan bazılarının iddia ettiği gibi bir tiyatro değil tam tersi dört dörtlük bir darbe girişimi. Ve eğer planlanan şekliyle gece saat 03.00’de başlatılsaydı kesinlikle gerçekleşecek bir darbe teşebbüsüydü. Ancak onun terimi ile söylersek sanki bir ilahi güç Türkiye’yi korudu ve cemaatçiler tıpkı 17/25 Aralık’da olduğu gibi operasyonu erkene almak zorunda kaldıkları için darbe girişimi başarısız oldu.
Avcı’nın gözünden 15 Temmuz’u okuduğunuzda neredeyse dakikası dakikasına bildiğiniz bu olayın devlet mekanizmasını bilen bir isim tarafından nasıl farklı algılandığını da daha net görüyorsunuz.
Mesela Hanefi Avcı darbe girişimini önceden haber almalarına rağmen Mit müsteşarı ve Genel Kurmay Başkanının bunun bir darbe girişimi olduğu yönünde bir analiz yapamamalarını ve değerlendirmede bulunmamalarını ‘korkunç bir durum’ olarak niteliyor. (sf 266)

Ya da darbe gecesinde bizim dikkatimizden kaçan bir başka ayrıntı daha Avcı’nın dikkatini çekmiş. 15 Temmuz günü olayı Cumhurbaşkanı’na haber vermek için arayan Mit Müsteşarı’na koruma müdürünün ‘Beyefendi istirahatte diyerek uyandırılmayıp haber verilmemesine takılmış. Avcı ‘Böylesine önemli bir bilgi nasıl olur da iletilemez?’ diye soruyor. Mit Müsteşarı Hakan Fidan’ın bir önceki seçimlerde Erdoğan’a rağmen aday olmasının ya da Başbakan Yıldırım’ın oğlunun kumar masasında çıkan görüntülerden dolayı devletin tepesinde kırgınlıklar yaşanmasının sonucu bir alınganlık olup olamayacağın sorguluyor! (sf 267)

Yine 15 Temmuz ile ilgili en önemli tespiti ise kitaba alternatif bir isim olabilecek nitelikte. Avcı bu darbe girişiminin adı Yurtta Sulh Konseyi olsa da gerçekte imamların oluşturduğu bir cunta tarafından yapıldığı tespitini yapması. Belki de bir ordu içinde ilk kez bir cuntanın ordu mensubu olmayan siviller hatta imamlar cuntası tarafından darbeye kalkıştığını belirtmesi de önemli bir detay. (sf 274)

Yine bir başka ilginç detay da darbenin sadece başlama saati değil tarihi ile ilgili olanı. Avcı’ya göre darbenin asıl planlandığı tarih Ağustos 2016 ayı içinde Askeri Şura’nın hemen öncesi olacaktı. Bütün komutanların bir arada olduğu bir anda baskın bir darbe gerçekleştirilecekti. (sf281)

Avcı kitabının sayfalarında 15 Temmuz darbesinin aslında mükemmel planlandığın anlatırken yapılacak işlerin dakika dakika ele alındığını ancak gece 03.00 yerine imamlar cuntasının panik ve korkuyla yanlış değerlendirme yaparak başlangıç saatini erkene çekmeleri nedeniyle başarısız olduklarını anlatıyor. Tek hata saatle ilgili de değil özellikle tankların ve uçakların daha ordu komuta yönetimi bile ele geçirilmeden harekete geçirilmesinin de bir başka başarısızlık nedeni olarak gösteriyor.

Hanefi Avcı 15 Temmuz darbesi sonrasında devletin yapması gerekenleri de bir liste halinde devletten cemaat komplolarıyla kovulmuş bir devlet memuru olarak tek tek çıkartmış. (sf 333)
Avcının ilk dikkatini çeken Kritik devlet kurumları arasındaki muhaberenin sadece telefon hatta cep telefonuyla sağlanıyor olması. Bunun sadece darbe gibi olağanüstü siyasi olaylarda değil doğal afetlerde de sakıncalı olduğunu belirtiyor. Uydu sistemleri ile çalışan farklı iletişim araçlarının kritik görevdeki devletin karar alıcı isimlerin yakınında taşınması gerektiğinin zaruretini belirtiyor.
İkincisi Darbe gecesi yaşananlarla ilgili. Mesela 24 havacı generalin bir düğünde bir araya gelmesi basit bir kaza da bile Hava kuvvetlerinin beyninin imha olacağı anlamına gelebileceğini belirtiyor ki darbe girişiminde yaşananları gördük sanırım!
Keza Türk silahlı kuvvetlerinin Deniz ve Hava Kuvvetleri komutanlarının İstanbul’dan sorumlu olan 1. Ordu komutanı tarafından İstanbul’a geldiklerinin bilinmiyor olmasının garipliğine de dikkat çekiyor.
Son olarak bütün devlet görevlilerinin tıpkı 15 Temmuz’daki gibi aynı anda Başkent’den ayrılmalarının ve koordinasyonu sağlayacak tek bir bakanın bile nöbetçi olarak Ankara’da tutulmamasının tıpkı bu örnekte olduğu gibi yarattığı sakıncaları anlatıyor. (sf 332-335)
Okuduğunuz makalede sizlere çok uzun ve detaylı anlatılan bir sürecin sadece satır başlarını paylaşıyorum. Kitabı okuduğunuzda bu satırların arkasında neler yattığını daha net görebileceksiniz.
Kitabı okurken beni en çok etkileyen cümlelerden bir tanesine 348. Sayfada denk geldim. Avcı uzun uzun hukuki süreçlerin devletin olmazsa olmazı olduğunu belirttikten sonra bütün süreci çok iyi özetlemiş; ‘Hukuk yoksa devlet de yok!’ demiş.

Yine kitabı okurken anlıyorsunuz ki Avcı’nın yaşadıkları çektikleri henüz bitmedi ve biteceğe de benzemiyor. Zira cemaatten sonra Devlet içinde oluşan bir boşluğun bambaşka kariyer hesabındaki farklı memurlarla ve nerede ise cemaatin aynı yöntemleri ile doldurulmaya çalıştığını da yine Avcı’nın satırlarından öğreniyoruz. Hedefte yine Hanefi Avcı var. İşin garip ve ironik olan kısmı ise ödünç alınan kullanılan komplo yöntemlerini önceki yıllardakinden hiçbir farkının olmaması.
Bu tür kitaplarda özel hayata dair satırlar bulmak kolay değil. Bu yüzden Hanefi Avcı’nın cezaevinde Kadiri tarikatının hakikat kolu ile yakınlaştığını yazmasına en azından ben şaşırdım. Bilmiyordum. Kimseyi ilgilendirir mi? Zannetmiyorum. Yine de insanın cezaevinde yaşadığı bir süreç sonrasında kişisel iç dünyasındaki arayışı deşifre etmek zorunda kalması da ayrı bir ilginçlik olarak kitapta gözüme çarptı.
Erken Uyarı kitabı Avcı’nın referandum ve teörr örgütleri ile ilgili gözlemleri ve düşünceleri ile bitiyor. Avcı yıllarca terörle mücadelede çalıştığı için terör örgütleri ile ilgili gözlemlerini geniş bir perspektiften paylaşırken bir yandan da yaşadığı tecrübelerden ilginç örnekleri paylaşıyor. Benim en çok ilgimi çeken terör örgütleri ile sadece silahla mücadele edilmeyebileceği kimi zaman aynı örgüt içinde tek bir kişinin yazacağı bir makalenin örgütü parçalamaya kadar gidecek bir etkiye sahip olduğu daha önce yaşadığı çeşitli tecrübelerden yola çıkarak anlatması oldu. (sf454)

Erken Uyarı doğru isimler tarafından Devlet Bilgisi ile okunursa gerçekten oldukça geç kalmış gibi gözükse de hala bir ‘erken uyarı’.
Günlük meselelere farklı bir perspektiften yaklaşan bu tür kitaplar bizlere yaşadığımız süreçlerle ilgili başka bakış açıları sunmasının ötesinde gerçeklere ulaşmamızda da yeni yollar yaratıyorlar.
Hanefi Avcı yakın Türkiye tarihinin gördüğü en ilginç devlet adamı portrelerinden bir tanesi. Bugüne kadar en azından benim izlediğim 20 yıllık sürecinde duruşundan inandıklarından bedel ödemeyi göze alsa da taviz vermeyen, korkmayan çekinmeyen bir isim.
Hanefi Avcı’nın hikayesi biraz da sistemin bütün zorlamasına ve dayatmasına rağmen bedel ödeyerek ve ödemeyi göze alarak dik durmaya çalışan devlet terbiyesi almış memurların insanların hikayesi.
Bu hikayeyi yakından takip ederken nereye evrildiğini izlemek ve görmek devletin gelecekte nasıl bir seyir izleyeceğini de küçük bir ölçekte izlemeye benziyor.
Macera devam ediyor!