Cüneyt Özdemir yazdı: “Suskunluk Dağının Zirvesinde”

Cuma, 8 Nisan 2016 16:22

CÜNEYT ÖZDEMİR

 

Ne zamandır oturup uzun uzun Türkiye’deki siyaset üzerine yazmıyorum.

Olmuyor.

İçimden gelmiyor.

Kelimeleri kafamın içinde bir hizaya sokup, bazı konularda ne zaman arka arkaya dizmeye başlasam karşıma hep tanıdık çıkmaz sokaklar çıkıyor. Ne ben bu kelimeleri bir yere götürebiliyorum ne de kelimeler beni. Arkamı dönüyorum bir bakıyorum, bu sefer geldiğim yollar da kapanmış. Elimde kelimelerle o iki arada bir derede sıkışıp kalıyorum. Tanıdık bir panik atak hissi yokluyor derinlerden bir yerden, kulak kabartmıyorum.

Yazı yazamasam iyi, bizim girdiğimizde birer dutluğu andıran sosyal medyaya ne zaman girsem elim ayağım donup kalıyor. Nicedir ne yazmak ne de bakmak geliyor içimden.

İnternete ne zaman girip haber sitelerinde dolaşsam sanki bütün dünya birleşmiş üzerime üzerime geliyor gibi gözüküyor.

Kala kala hüzünlü bir sessizlik kalıyor bana..

Susuyorum.

Susmaktan başka bir şey gelmiyor elimden. Zira konuştuklarımın, yazdıklarımın, söylediklerimin, yaptıklarımın nicedir artık bu diyarlarda karşılığı olmadığını biliyorum. Belki bu aynanın karşısında başkaları da çoktandır dikilmiş, kendine bakıyor. Belki benim gibi başkaları da gördü ve aldırmadan konuşmaya, yazmaya, söylemeye inadına devam ediyor ama, benim baktığım aynalarda söylenecek yeni bir söz, kelime, harf kalmamışa benziyor. Sirklerdeki o aynalı odada eğilip bükülüyor ağzımdan dökülen noktalar, virgüller, kelimeler, cümleler…

Ah o kelime bükücüler!

Tükenmişlik sendromuna teslim olmuş koskoca bir ülkede ‘kime ne yazacağım’ diyen sessizlik dağının zirvesindeki tabelanın yanına çökmüşüm tek başıma aşağı bakıp duruyorum.

Sessizlikte konuşan insanları daha net görüyormuş insan, bakın bunu da bu dağın başında tek başıma kaldığımda anladım. Sustukça konuşanların sesi daha çok daha çok daha çok yankılanıyor. Sonra dağlara taşlara çarpa çarpa bir ses bir kayadan ne kadar götürürse o kadar hırpalayarak kaybolup gidiyor!

Bazen sadece sıkıntıdan eğlence olsun diye zirveden aşağıya attığım ve yuvarlana yuvarlana düşen bir taş parçası kadar bile değeri yok!

Bundan bir süre önce yazdığım son kitabın adı ‘Eğlencesini Yitiren Ülke’ydi. Kitabın adını benim bir yazımdan esinlenerek koymuştuk. Editörümüz ilk önerdiğinde fazlasıyla karamsar bulmuş hatta uzun uzun tartışmıştık. Doğup büyüdüğüm yaşadığımız ülkeye haksızlık etmek istememiştim. Bugün bakıyorum Eğlencesini Yitiren Ülke’yi geçeli bayağı olmuş durumda… Artık durumu net bir şekilde özetleyebilmek için ‘aklını, mantığını, vicdanını, ruhunu yitirmiş ülke’ diye kitaplar yazmam gerekiyor.

Ülkenin durumu bizleri her şeyin özellikle sorunların ve çözümlerin daha kolay olduğu çocukluğumuza geri ışınlıyor. Yeni kuşaklar ne ‘mahalle’ kavramını ne de ‘Mahalle Kavgasını’ bilmez. Yeni kuşaklar bilmez ama çocukluğu büyükşehirlerin vahşi batıyı andıran yeni gelişmekte olan semtlerinde, kibarlaştırmadan yazarsak ‘varoşlarında’ geçirenler mahalleyi de mahalle kavgasını da unutamaz. Zira o mahallelerden dışarı pek çok kişiyi çıkartabilirsiniz ama onların içinden o mahalleleri asla çıkartamazsınız! Bir kaç sokağa ya da bir sokağın bir kesimine ‘mahalle’ adı verilen bölgeler çocuklar için cennet ya da cehennemin kesişme noktalarıdır. Evvel zaman içinde kalbur zaman içinde o mahalleler hala varoş olarak adlandırılmazken bazen kız yüzünden bazen iki mahalle arasındaki maçtaki bir iddia nedeniyle, bazen de sırf eğlencesine mahalleler kavgaya tutuşurdu. Mahalle kavgasında yaş ayrımı olmazdı. O anda kahvede kaç kişi varsa. Bakkalın önüne kaç kişi toplanmışsa, 7’den 70’e erkek kadın büyük çocuk fark etmez karşı mahalle ile sınırda bir yerde kapışılırdı. Ama ne kapışmak. Sanki her şey o kavgaya kadardı ne öncesi ne de sonrası olmayan bir zaman aralığına benzerdi o kavga anı.. Kim eline ne geçirirse Allah yarattı demeden karşı mahallelinin kafasına kafasına vururdu. Hiş bitmeyecekmiş gibi süren kavgada silah dışında hemen her şey konuşturulurdu. Adile Naşit ve Münir Özkul’un karakola düştüğü Yeşilçam filmlerinin sonucu mudur bilinmez, mahalle kavgası karakola gitmeden bitmezdi.

‘Mahalle kavgası’ tam anlamıyla anlatan metafor bu olmalı diye düşündüm. Herkes kendi mahallesini savunma telaşında. Kimin haklı kimin haksız olduğunun artık önemi kalmadı. Hukuk ahlak çok geride kaldı… Tek referans var, mahallenin doğruları. Mahalle ne derse o! O kadar…

Sadece mahalleye hak vermek için çocuklara tecavüzü bile savunma hattına kadar gerilemiş durumda mevziler. Ya da tam tersi karşıdaki iktidarını kaybetsin diye askere ‘imdat’ düdüğünü öttürmeye kadar gelmiş öbür mahalle.

Herkes herkesin ölmesini, bitmesini, gitmesini istiyor.

Böyle bir kavganın ortasında hainlerle kahramanlar , haklılarla haksızlar, doğru ile yanlış inanılmaz hızlı bir şekilde yer değiştiriyor. Geleceğe yol alan çocuklarımızı bindirdiğimiz kayığı nereye bağlayacağımızı bilmiyoruz. Demiri nereye atacağız, çıpa hangi zeminde tutacak tahmin etmek imkansız.

Hukuk ve eğitimde kurallar o kadar hızlı değişiyor ki referans olarak kullanacak kelime, kavram, ilke bulmak zor.

Çok zor…

Aklını yitirmiş, kaybetmiş, delirmiş bir ülkenin üzerinde büyük bir sessizlik bulutu duruyor. Ne yazık ki baharın gelmesi ile bu sessizliği silah sesleri, top atışları, savaş uçaklarının sortileri bozuyor.

Deliliğin bir sonraki evresindeyiz artık.

Bir ülkenin iç sesini yitirdik. Duyamıyoruz. Bir ülkenin içindeki bir diğer iç ülkede binalar top atışı ile yıkılırken o ülkenin diğer bir şehrinde barış içinde, huzur içinde, kulaklarını bütün seslere tıkayıp yaşamak mümkün mü? Oraya düşen ateş buraya düşmez mi? O düşen ateş diğer mahalleyi vurmaz mı?

Bunca yıl savaş muhabirliği yaptıktan sonra bu meslek bana şunu öğretti; Hangi iklimde, diyarda olursa olsun bir savaşı anlamak için cenazelerine iyi bakın.

Şu ölen öldüren çocukların halk çocuklarının cenazelerinin kaldırıldığı, oğlunuz öldü, öldürüldü haberi verilen evlere şöyle bir yakından bakın. Aynı fakir mahalleden savaşın iki farklı cephesinden cenazelerin ardı ardına geldiği bu evlere iyi bakın. Sıvasız, kiremitsiz hatta çatısız bu evlerin tek ortak özelliği içindeki benzersiz acının dışında fakirliği… Ateş hep bu evlere düşerken o kor ateş alev alev bu insanların kalbini yakarken, ne ile avutacağız kendimizi? Hangi cümleyi kurarsak bu savaş bitecek? Hangi afilli yazıyı yazarsak yaşananlara bir son vermeye yetecek?

Yine de sussam gönül razı değil’

Tüm samimiyetimle yemin ederim ki arıyorum, arıyorum, arıyorum… Yok. Bulamıyorum. Kelimeler mi kayboldu ben mi kayboldum bilemiyorum.

Bazen dayanamayıp kendimi gecenin alaca karanlığında işte böyle yazılar yazarken buluyorum. Bakıyorum mırıldandığım bu kelimeler çok tanıdık. Daha önce yazdığım yazılara şöyle bir göz gezdiriyorum…

Yahu ben bu satırları nerede ise hemen her yıl bir tur yazmışım. Bıkmadan yazmışım. İnanarak yazmışım. Umut ederek yazmışım. Yazdığım kelimelerden her seferinde uçurtmalar yapıp gökyüzüne salmışım.

Dönüp dolaşıp geldiğimiz yer aynı olmuş. Aynı.

İşte bununla yüzleşmek çok koyuyor insana…

Yaşarken yoruluyor insan.

Bu yüzden yazdıklarımı tek tek siliyorum.

Kelime kelime, cümle cümle, satır satır siliyorum.

Yazı yazmıyorsun ama neden twit bile atmıyorsun diyenleriniz de olabilir.

Sosyal medya bu ülkenin yeni tımarhanesi. Eğer o tımarhanede yer alacaksanız delirmiş bir troll sürüsü ile yaşamayı da göze alacaksınız demektir. Ne yazık ki tarih bugünleri yazarken ‘ilk olarak orası delirdi’ diye yazacak. Siyasetin zombileri orada ortaya çıktı…. Zombileşmeden zombilerle yaşayamazsınız! Savaşırken bir kez ısırılınca siz de ısırmaya başlayınca zaten zombilerin hangi tarafında olduğunuzun pek bir anlamı kalmıyor. Siz de bu deliliğin bir parçası oluyorsunuz. Zombileşiyorsunuz.

Bakın hala siyasete gelemedim. Ya da ne bileyim belki de çoktan geldim.

Zira siyaset tam olarak bu işte…

Sonuçları bu…

Ya delireceğiz ya da susacağız.

Bu yüzden kelimeler, gökyüzünde çakan şimşekler gibi kafamın içinde birbiri ile kavga ederken ben susuyorum, susuyorum, susuyorum.

Belki de kendimize olan saygımızı yitirip yaşamaktansa susmak en iyisi!

Elbette kelimelere yeniden inancımızı kazanıp konuşmanın zamanı gelene kadar…

 

-

Yazının devamını okumak ve Dipnot Tablet’in 264. sayısını indirmek için

TÜRKİYE’NİN EN ÇOK OKUNAN TABLET DERGİSİNİ ÜCRETSİZ OLARAK

iPAD’İNİZE İNDİRMEK İÇİN TIKLAYIN

 available-on-the-app-store

ANDROİD TABANLI TABLETİNİZE İNDİRMEK İÇİN TIKLAYIN
Get-it-on-Google-Play