Cüneyt Özdemir yazdı: NERESİ SILA BİZE NERESİ GURBET!

Cumartesi, 29 Haziran 2013 17:11

fft99_mf2728813Az gittik uz gittik bir yurtdışı macerasının daha sonuna geldik.

Bir kaç gündür bir yıldır ayrı kaldığım Türkiye’ye dönme telaşı sardı dört bir yanımı. Biliyorum altı üstü bir yıllık bir ayrılıktan bahsediyoruz ama elimde değil insan vatanını, yurdunu uzak kalınca daha bir çok özlüyormuş. Memleketten uzak kalınca ilk anladığım insanın yurdunun anadili olduğu gerçeğiydi. Anadilinizde konuşamıyorsanız her zaman yabancı bir diyarda yaşıyorsunuz demekti.

Bu sayede belki de ilk kez karşısında TOMA gören Nişantaşılı bir gencin yıllardır TOMA ile artık nerede ise içli dışlı olmuş bir Güneydoğulu genci anlaması gibi Kürtçe’nin anadil olarak konuşulmasının önemini bir kez daha kavradım.

İnsan eğer anadilini konuşamıyorsa doğduğu büyüdüğü yaşadığı aynı mahallede bile çok rahat kendini gurbette hissedebilirmiş. Bir kez de yaşayarak tecrübe ettim. Hay bin empati!

Belirli bir yaştan sonra çıkılan yurtdışı maceralarının ilk can yakan kısmı bu anadil meselesi oluyor. Mesel bir dili ne kadar iyi konuştuğunuzun ötesinde.  Anadil beraberinde ortak bir geçmişi geleneği göreneği yaşam biçimini de getiriyor.

Bir taksiye bindiğiniz zaman adamın nereli olduğunu, siyasi görüşünü veya bundan sonra başınıza ne gelebileceğini bir kaç cümle ile çözebilmenizin sırrı aynı dili konuşmanız değil aynı dilin farklı anlamlarını da zaman içinde yaşayarak tecrübe ederek çözebilmiş olmanızdan kaynaklanıyor.

Bir de tabii ortak geçmiş meselesi var.

Kabul edelim ki bazen yaşadığınız bir şehrin sokaklarının tanıdık olması insanı sıkabiliyor. Bilinmedik bir şehrin daha önce hiç görmediğiniz ara sokaklarında kaybolma fikri insanı maceraperest bir ruh haline de büründürebiliyor ama hepsi ‘bir ara’ sürüyor.

Sonra bir bakmışsınız hiç görmediğiniz bilmediğiniz o sokaklar birbirinin kopyası gibi tüm yabancılığı ve soğukluğu ile karşınıza dikilivermiş.

Şu bir gerçek ki herkesin memleketi kendine güzel.

İnsanlar gibi şehirlerin ülkelerin de bir huyu suyu var.

Bu huyunu suyunu çözdüğünüz ülkeler sizlere neresinde olursanız olun farklı bir güveni ve konforu da sunabiliyor.

Dünyanın en gelişmiş ve en kalabalık ülkesinde kendinizi dımdızlak yapayalnız hissetmenizin ya da tam tersi küçücük bir köyde kalabalıktan başınızı kaldıramıyormuşsunuz hissine kapılmanızın nedeni aynı aslında.

Bu satırlardan anlayacağınız gibi feci özledim memleketi.

Bu haftadan itibaren Türkiye’deyim.

Ne kadar garip; İstanbul’da ne bir evim ne de doğru düzgün bir ofisim var ama yine de kısa zamanda bulup hızla yerleşeceğimden eminim.

Zira biliyorum ki yıllara dayanan arkadaşlıklarım, tanıdıkılarım , sevdiklerim ile aynı şehirde aynı havayı tekrar solumaya başlayacağız. Bir telefon ile buluşup kahve içip uzun yemeklerde aynı sofranın üzerindeki küçük meze tabaklarından aynı yiyeceklere çatal sallayacağız.

Bazen insanın bir şehre dönmesi için bir evi olması da gerekmiyor.

Bir şehrin kendisi de insanın evi olabiliyor.

Bu sizlere Londra’da küçücük çalışma odamdan yazdığım son yazı.

Beni büyük bir ülke kollarını açmış bekliyor gibi hissediyorum. En azından ben kollarımı açtım ona içtenlikle sarılmak için sabırsızlanıyorum..

Geliyorum.

Dipnot Tablet’in yeni sayısını indirmek için hemen tıklayınız…