Cüneyt Özdemir yazdı: “Gazeteciliğin Fıtratı”

Cumartesi, 5 Mart 2016 11:21

CÜNEYT ÖZDEMİR 

Önceki gece iki gazetecinin cezaevinden erken salınmalarını kutladık! Altı üstü 3 ay haksız yere cezaevinde yattılar diye sevindik!

Herkeste tarif edilmez bir hafiflik duygusu vardı. Espriler havada uçuyordu. Can Dündar ve Erdem Gül haksız yere tutuklandıklarından eninde sonunda serbest bırakılacaklarını biliyorduk ancak Türkiye’de yakın dönemde öylesine benzer haksızlıklara tanıklık etmiştik ki, hiçbirimiz adaletin bu kadar çabuk tecelli edeceğini beklemiyordu. Sıcak bir suyun içinde kaynatılan o bedbaht kurbağadan beter halimizi, sanırım bundan daha iyi hiçbir gece tarif edemezdi. Son yıllarda öylesine berbat bir özgürlükler ortamındayız ki kimi çarpacağı belli olmayan bir meteor her an biz gazetecilerden herhangi birini içeri tıkmak üzere üzerimize üzerimize geliyor.

Sonrası iki kelimelik bir ‘Allah Kurtarsın!’

Artık ne zaman kurtarırsa…

Hukukun hak getirdiği bir ülkede gazetecilik yapmak vahşi batıda bar işletmeye benziyor. Kapıdan ilk kimin gireceği son kimin sağ çıkacağını kimse bilmiyor. Daha da vahimi, devletin üst düzeyine yerleşmiş olan “haksız yatarlarsa devlet tazminat ödüyor ya kardeşim” zihniyeti…

Bakın iddia ediyorum sadece bir gün cezaevinde kalsalar yıllarca mağduriyet edebiyatı yapacak isimler, bugün ‘yatsınlar’ , ‘hukuka güven’ gibi lafları geveliyorlar.

Üstelik iş sadece cezaevine düşmekle de bitmiyor. Siz cezaevinde savunmasız yatarken dışarıda troll sürüsü ağzından köpük saçarak sizi itibarsızlaştırma yarışına düşüyor. Yani çifte kavrulmuş. Hem haksız hukuksuz yere cezaevine atılıyorsunuz, hem de burada itibarsızlaştırılmaya ve unutturulmaya terk ediliyorsunuz.

İşin en fenası ise, kaynayan kazanın bize normal olan hemen her türlü duyguyu, empatiyi insanlığı unutturmuş olması.

Öylesine anormal bir dönemden geçiyoruz ki kimilerine her şey normal gözükmeye başlıyor.

Geçen gün varlıklı bir işadamı arkadaşımla yemek yiyorum. Konu döndü dolaştı Can ve Erdem’in haksız yere cezaevine tıkılmasına geldi. Gayet gamsız bir şekilde “Ne var canım bu sizin mesleğinizin fıtratında var, bedel ödemek gerekiyorsa ödemelisiniz” gibi bir şey geveleyecek oldu. “Yahu” dedim, “Bu niye sizin mesleğinizin fıtratında yok da bizim mesleğin fıtratında var. Vergi ise sen de ödüyorsun ben de ödüyorum. İşse sen de çalışıyorsun ben de çalışıyorum. Hem sen devletin onca teşviki, vergi indirimi şusu busundan yararlanıyorsun ama bedel ödemeye gelince ben ödüyorum. Neden böyle bir rol dağılımı yaptık? Sana hükümete yakınsın diye sefasını sürmek düşerken, neden bize hep bedel ödemek düşüyor?” dedim. Tabii bunları bu kadar sakin ve düzgün cümlelerle değil biraz sesimi yükseltip biraz da ana avrat düz giderek söylediğim için sanırım arkadaşlığımızın da sonu oldu. Neyse konuyu dağıtmayayım. Son yıllarda bizler gazeteciliği bir kader gibi yaşıyoruz. Haksız yere cezaevlerine tıkılarak ve 3 ay yattığında sevinçle kutlayarak.

Ama bu işte bir yanlışlık var.

Ya da olmalı en azından…

-

Yazının devamını okumak ve Dipnot Tablet’in 259. sayısını indirmek için

TÜRKİYE’NİN EN ÇOK OKUNAN TABLET DERGİSİNİ ÜCRETSİZ OLARAK

iPAD’İNİZE İNDİRMEK İÇİN TIKLAYIN

 available-on-the-app-store

ANDROİD TABANLI TABLETİNİZE İNDİRMEK İÇİN TIKLAYIN
Get-it-on-Google-Play