Cüneyt Özdemir yazdı: Atlayın… Uçuyoruz!

Pazar, 15 Mayıs 2016 21:10

CÜNEYT ÖZDEMİR

Bu satırları sizlere sabaha doğru yazıyorum. Pırıl pırıl berrak bir zihin ile derin bir uykudan yeni uyandım. Her zamanki gibi önemli kararların alındığı ya da alınan önemli kararlardan vazgeçildiği bir zaman aralığındayım. Belki de insan hayata en iyi herkesin hatta normal şartlarda kendisinin bile uykuda olması gerektiği anlarda daha net, daha berrak, daha iyi bakabiliyor. Genellemeyeyim. Benim zihin saatim böyle işliyor. Bu yüzden bu saatlerde düşünmek bana iyi geliyor.

Genelde bir şey yazmamayı tercih ediyorum. Düşünüyorum, gözlerimi bile açmadan, hayatım göz kapaklarımın altından geçiyor ve sonra uykuya kaçıp, bıraktığım yerden rüyalara devam ediyorum. Akıl sağlığımı ve işimi ve normal düzenimi devam ettirebilmek için de sabahleyin o uyku arasında aldığım,verdiğim kararların çoğunu unutarak hayata kaldığım yerden, kahve içerek ve ‘kendime gelerek’ devam ediyorum.

Zorunda mıyım? Evet zorundayım.

Birkaç gündür bir arkadaşım ile tanımadığımız bir şehirde yürüyoruz. Yürüyoruz derken aklınıza öyle ‘bir kahveden bir kahveye’ tembel yürüyüşü gelmesin. Bizimki bir başladı mı Thames nehrini boydan boya geçen Mustafa Oğuz ile Mehmet Yılmaz yürüyüşü… Gözünüzde canlanması için söylüyorum, günde nerede ise 20 km’lik yürüyüşlerden ve saatler süren konuşmalardan bahsediyorum. İnsan Türkiye’den uzakta olunca -neresi olursa olsun- sanki başka bir dünyaya ışınlanmış gibi hissediyor. Hele arada bir de 7-8 saatlik zaman dilimi farkı varsa sizin yakanızı bırakmayan gündemlerden, konulardan, insanlardan ve elbette ‘O’ndan’ da isteseniz de istemeseniz de uzaklaşıyorsunuz. Belki de biz zaten tam da bunun için kendimizi buralara atmış durumdayız. Yürüyoruz.Konuşuyoruz. Ve hayal kuruyoruz…

Sıradan hayaller değil.

Bilmediğimiz bir kıtayı, hatta gezegeni keşfetme hayalleri…

10 yıl sonra 20 yıl sonra hatta 30 yıl sonra nasıl bir dünyada yaşayacağımızı düşünüyoruz. Dünya mı? Boşverin dünyayı yahu! ‘Başka bir gezegende olsak nasıl bir hayatımız olurdu?’ sorusuna cevap arıyoruz. Bunları söyler söylemez içinizden müstehzi gülümseme ile geçen ‘Ne içiyorsanız biz de içelim abiler?’ laf sokuşturmalarını duyar gibiyim.

Yok inanın daha içmeden bizdeki ‘kafa’ bu…

Bir de içsek zaten kendimizin içine sığmayıp garanti taşacağız.

Devletler, eğitim sistemi, iş hayatı ve elbette içinde yaşadığımız bu ‘düzen’ sanırım ilk olarak bizden hayallerimizi çalıyor. Ya da yumuşatarak söylersek kendi sunduğu hayallere ve elbette hayatlara biat etmemizi istiyor. Pek çok az gelişmiş ülkeye bakın ya limitli hayaller kurduğunu görürsünüz ya da önündeki en büyük engelin hayal kuramamak olduğunu… Hayalsizlik bir çöle benziyor.

Çölde sadece suyun hayalini kurabiliyorsunuz. O kadar.

Aşılacak okyanus, gidilecek deniz, yeni bir ülke yok gibi… Sanayi devrimi insanları sabah dokuz akşam 5 çalışacakları bir ‘iş hayatı’ distopyasının içine hapsetti.

Köleleştirdi.

Sonrasındaki alternatifsizlik bu hayatları bir ‘kader’ gibi yaşamamız gerektiği fikrini dayattı bizlere. İnandırdı. Bu hayatlara tahammül edebilmemiz için ‘küçük’ ‘kontrol altında’ adına ‘tüketim’ denilen hayalleri ‘ödül’ olarak verdi. Büyük hayaller kurmayı insanlığın zenginliğinden çalıp, fakirin ekmeği haline getirdi.

Bir de buna kapitalizmin sıradan ihtiyaçları eklenince ortada ne kurulacak yeni bir hayal, ne de gidilecek yeni bir kıta kaldı. Kıta deyip hayallerimizi sınırlamayalım. Sizlere bir şey sormak istiyorum. Sahi neden ‘ay’ a gitmiyoruz? N’oldu insanoğlunun ‘ay’ hayali? Bu kadar yakınınızdayken, turizm alıp başını gitmişken, paraya para demiyorken, daha 60’larda 70’lerde insanoğlu bunu başarmışken yıllar sonra teknoloji bu kadar gelişmişken ne oldu da dünyaya mahkum kaldık, hayallerimizi aydan alıp Mars’a taşıdık? (Hadi ateistler bunu da açıklasın bakalım…)

Uçuk fikirler bunlar…

Mesai saatlerine sığmayacak, ancak gecenin bir yarısı uyanıp mırıldanılacak konular. Uyku arası gevelemeleri…

Gelin görün ki ara sıra biraz uçuk fikirlere, uçmaya, yeni ve farklı düşünmeye ihtiyacımız var. Üzerimizdeki elbise bizi her geçen gün biraz daha sıkarken elbiseyi nasıl düzelteceğimizi düşünmek yerine belki de üzerimizden yırtıp atmaya ve tenimizi hayallerle buluşturmaya ihtiyacımız var..

Sahi başka bir dünya mümkün mü?

Bu dünyadan, bu ‘düzenden’ bahsetmiyorum.

Başka bir gezegende yaşasaydık ne olurduk? Yine bir plazanın içinde penceresiz bir odayı kapmak, ay başından ay başına alacağınız bir terfi ve birkaç kuruş zam için hayat tüketen bir ‘rol’ mü biçerdik kendimize?

Bu kadar mı, bu kadarcık mı bir hayat hikayemiz olurdu?

Geçtim bu sıradan hayat hikayelerini, böyle bir ‘insan’ mı olmak isterdiniz?

‘Bu insan’ diye sorarken, başka bir şeyden bahsediyorum.

Rüyanızda olduğu kadar özgür olmayı ister miydiniz?

Mesela ben geçen gece rüyamda uçtuğumu gördüm. Bayağı kanatlarım vardı ve bir kuş gibi süzülüyordum gökyüzünde.. İçimi bir sevinç dalgası doldurdu. Hayatımda asla yaşamadığım ve yaşayamayacağım bir hissi yaşadığımı hissettim. Diyelim böyle bir imkanımız, yer çekiminin bu kadar bizleri toprağa mahkum ettiği bir gezegende yaşasaydınız, uçsaydınız nasıl bir his olurdu acaba? Biliyorum belki yine kısa sürerse sıradanlaşabilirdi ama ‘neden olmasın!’ ya da ‘hiç de fena olmazdı’!

Belki daha bilmediğimiz, keşfetmediğimiz hatta haberimizin olmadığı böyle binlerce tuhaf duygu var.

İster tek tanrılı olsun isterse çok tanrılı fark etmiyor, yer yüzündeki hemen bütün dinlerin bize sunduğu ‘öbür dünya’ hayali milyonlarca insanı yaşadıkları sıradan ve normal şartlarda önce nefret, sonra da isyan etmeleri gereken hayatları sürdürmelerini sağlıyor. Yaşadıkları ve içinden çıkamadıkları bir hapishaneyi andıran hayatlarına ‘şimdilik’, ‘bu seferlik’, tahammül etmelerini sağlıyor. Zira öylesine berbat bir hayatı yaşıyor ki milyonlarca kişi başka bir hayat ‘vaadi’ ve ‘hayali’ olmadan bu hayatta kimsenin uzun süre dayanmasına imkan ihtimal yok.

Biliyorum nicedir hayal kurmak uzun süredir bir ‘lüks tüketim’ bizim topraklarda. Biraz klişe gelebilir ama sadece para pul, sadece benim gibi gazetecilerin mesleğini değil zaman içinde usul usul ‘hayallerimizi’ de çaldılar.

Oysa mesela sokaklarını adım adım arşınladığımızda buralarda tabelaları hep hayal kahramanları süslüyor. ‘Hayal’ kurma işi bayağı bir ‘business’a dönüşmüşe benziyor. Son yılların Hollywood’unda en çok gişe yapan, para getiren filmlerin listesine bakın . İlk onunda Marvel yani hayali süper kahramanların rol aldığı uçuk, hayalbaz filmler olduğunu görüyorsunuz.

Demek ki şu anlattıklarıma aranızda ‘bu neyin kafası’ diyenler olsa da adamlar bu ‘kafa’ ile çatır çatır bilet satıp sizleri sinema salonlarına doldurup birkaç saatliğine yaşadığınız gerçeklikten kopartıyorlar.

Meseleyi dağıtmayalım. Durun toparlayacağım. Zaten birkaç satır daha yazıp hemen uykuya kaçmam ve yazdıklarımın çoğunu ertesi sabah hatırlamamak üzere unutmak zorundayım.

Nerede kalmıştık; yeni bir dünyanın, hatta gezegenin hayalini kuruyorduk.

Pırıl pırıl bir zihinde, yağmurlu bir bahar akşamında az ve muhtemelen birbirimizden çok uzakta içine hapsedildiğimiz sıkıcı hayatlarımızdan kaçış planları yapıyorduk..

O sihirli kelimeyi cümle içinde kullanmanın zamanı geldi belki de… Nicedir kafamızın arkalarındaki bir rafa kaldırıp, tozlanmasını beklediğimiz o kelimeyi raftan indirip tozunu almanın zamanı geldi; ‘Ütopya’.

Gelin biraz uçalım. Bana umutlarınızı değil rüyalarınızı, rüyalarınızda bile göremeyeceğiniz tuhaf ‘şeyleri’ anlatın. Yer çekiminden kurtulup kanatlanın.

Nasıl bir gezegende yaşamak isterdiniz? Nasıl bir hayatın hayalini kurardınız?

Yazın bana…

Anlatın.

Uçun, uçalım biraz…

Adresim: cuneyt@dipnot.tv

-

Dipnot Tablet’in 269. sayısını indirmek için

TÜRKİYE’NİN EN ÇOK OKUNAN TABLET DERGİSİNİ ÜCRETSİZ OLARAK

iPAD’İNİZE İNDİRMEK İÇİN TIKLAYIN

 available-on-the-app-store

ANDROİD TABANLI TABLETİNİZE İNDİRMEK İÇİN TIKLAYIN
Get-it-on-Google-Play