Creed: Kendi Kendi Destanını Kendin Yaz

Cumartesi, 5 Aralık 2015 21:24

ALİ ARIKAN

Rocky serisi, ismini aldığı kahraman gibi mağlubiyeti galibiyete çevirmeyi, bitti derken muhteşem bir şekilde geri dönmeyi gelenek haline getirdi. Filmlerin en kötüsü olan Rocky V’ten tam on altı yıl sonra Sylvester Stallone sinemalara Rocky Balboa ile dönmüş ve hem seyirci hem de eleştirmenlerce çok başarılı bulunmuştu. Seri için hoş ve hüzünlü bir sondu bu. Efsane, kendi büyüklüğünün hakkını veren bir son raundu takiben köşesine çekilmişti. Ama işte bitiş çanı çalmadan müsabaka bitmiyor. Rocky Balboa’dan on yıl sonra gönüllerin fatihi boksör bu sefer Creed’de antrenör olarak çıkıyor karşımıza. Filmin başkarakteri değil belki ama hem filmin leitmotifiyle hem de Stallone’un harikulade oyunculuğuyla Rocky kendisini tüm film boyunca hissettiriyor.

Evet, Rocky’nin varlığı tüm filme yayılmış çünkü Rocky bir karakterden çok bir kavramı temsil ediyor. Sondan gelip başa geçme; işçi sınıfının önünü tıkayan engelleri yıkma; hayata, hayatın haksızlıklarına başkaldırma. Bu durumda Creed’in metin üstü özellikleriyle hikâyesinin arasında ilginç bir paralellik de kurulmuş oluyor.

Filmi Rocky serisinin yedincisi olarak ele alırsak tırmanması gereken dağ bulutları aşıyor. Daha önce Fruitvale Station gibi iyi ama nispeten küçük bir bağımsız filmle ismini duyuran yönetmen Ryan Coogler, artık bittiği kabul edilen, kalitesi inişler ve çıkışlarla dolu bir seriyi, yeniden başlatmak gibi bir işe soyunmuş. İnanılmaz zor bir görev yani onu bekleyen. Aynı şekilde filmin hikâyesi de, Rocky’nin en önce rakibi, sonra da can dostu olan Apollo Creed’in oğlu Adonis’in boksta kendi adını duyurması ve babasının yolundan gidip şampiyonluğa oynamasını anlatıyor. Bu iki faktörün birbiriyle eş güdümlü gitmesinin önemini filmi izlerken çok daha iyi anlıyorsunuz.

Adonis Creed (Michael B Jordan), Apollo Creed’in gayrimeşru çocuğu. Ivan Drago babasını ringde öldürdüğünde o daha doğmamış bile. Annesi de Adonis dokuz yaşındayken ölünce bakımevine düşmüş. İşte Adonis’le böyle bir bakımevinde kendisinden çok büyük bir çocuğu döverken tanışıyoruz. Apollo’nun karısı (Phylicia Rashad) Adonis’i bakımevinden kurtarıyor, ona kol kanat geriyor. Adonis büyüyünce gündüzleri bir bankada çalışırken geceleri Meksiko’da ruhsatsız maçlarda boks yapıyor. Babasının oğlu, kanında boks aşkı var. İşini bırakıyor, full-time boksör olmaya karar veriyor. Üvey annesi bu seçimini destekleyemeyeceğini söyleyip onu evden atıyor, Los Angeles’ta kendisini çalıştıracak tek antrenörün de onu reddetmesinden sonra Adonis, Philadelphia’ya, Rocky’yi bulmaya gidiyor. Rocky de ilk baştan bu işe sıcak bakmıyor ama babası gibi şeytan tüyü olan Adonis’i en sonunda çalıştırmaya ikna oluyor. Hayatı boyunca Creed soyadını saklayan Adonis’in bir maçtan sonra Apollo’nun oğlu olduğu ortaya çıkınca, dünya ağır sıklet boks şampiyonundan bir gösteri maçı teklifi alıyor. Rocky teklife sıcak bakmasa da ikili müsabakaya hazırlanmaya başlıyor. Ta ki hiç beklenmedik bir haber alana kadar…

Creed’in en önemli özelliği Rocky filmlerinin artık klasikleşmiş ve herkesin beklediği ögelerini çaktırmadan, usulca ve ince bir anlatıyla sunması. Bu başarının en büyük sorumlusu şüphesiz yönetmen Coogler. Aaron Covington’la birlikte yazdığı senaryosu bir Rocky filminin ne olması gerektiğini o kadar iyi anlıyor ki. Sadece eskileri temcit pilavı gibi yeniden sunmak yerine Rocky filmlerinin özüne iniyor ve farklı araç ve mizansenle aynı hikayeyi anlatıyor. Şarkı aynı kalıyor yani, ama söyleyen, yorumlayan farklı. Filmin dünyasında Rocky, aynen gerçek hayatta olduğu gibi bir efsane. Philadelphia’da onu tanımayan, sevmeyen, ona saygı duymayan yok. Bu durumda sadece Rocky filmleri değil Hollywood’un boks filmleri geleniğne uygun pek çok klişenin de kendini göstermesi kaçınılmaz. Ama Coogler ve Covington’ın senaryosu bu klişelerden kaçmıyor, onlardan utanmıyor, geçmişe saygı gösteriyor ama durmamak gerektiğini, bir mücadelenin en önemli parçasının ilerleme olduğunu biliyor.

Orijinal filmde Philadelphia’nın yoksul, işçi sınıfı mahalleleri İtalyan-Amerikalıların hükmündeydi. Böyle bir ezik dünyadan kahraman olarak çıkmıştı Rocky. Yani sömürülmüş beyazların en derin arzularının sinemada gerçekleşmesiydi. Bunu yaparken de en önce dev gibi bir Afrikan-Amerikan boksörü yeniyordu. Tamam sonra ikisi de can dostu oluyorlardı ama Rocky filmlerinin temelinde bir ırk çatışması yatıyordu. Creed’de, Ryan Coogler bunu tersine çeviriyor. Philadelphia’nın en köhnemiş mahallelerinde Amerika’da hala beşinci sınıf vatandaş olarak görülen fakir zenciler var. Adonis onlar için bir örnek oluyor. Küçük çocuklar ırkdaşlarına hayranlıkla, aşkla bakıyorlar. Covington, hem sporun hem de sinemanın toplumu değiştirebilme gücünün farkında; bu temayı ustalıkla yönetiyor.

Burada ilginç olan şu: Adonis Creed aslında zengin. Varlıklı geçmişine sırtını dönüp kendi ayakları üstünde durmak için çabalıyor. Ama babasının ismi onu her yerde takip ediyor. Kendi efsanesini kendisi yazmaya çalışsa da herkes, her zaman onu babasıyla kıyaslıyor. Adonis de içten içe bunun farkında; belki bu kıyaslamayı en acımasızca yapan da zaten kendisi.

Adonis’ın alt komşusu, şarkıcı Bianca (Tessa Thompson) ile olan ilişkisi, Rocky ile Adrian’ın harikulade aşk hikayesini andırıyor. Bu iki genç hayatlarını bir tutkuya adamışlar; Adonis boks etmek istiyor, Bianca ise şarkı söylemek. Ama Adonis’in tutkusu onu öldürebilir; Bianca ise zaten duyma özürlü; her gece her gece bangır bangır şarkı okuduğu kulüplerde rahatsızlığı iyice artıyor. İkisi de onlar için kökten zararlı bir aşk için yanıp tutuşuyorlar. İşte böyle bir durumda birbirlerine olan destekleri onları ayakta tutuyor. Her biri diğerini o kadar iyi anlıyor ki birbirlerini hiçbir zaman sorgulamıyorlar. Hem klasik hem de modern bir romantizm aralarındaki.

Baştan sona dokunaklı bu muhteşem filmin en duygulu yanı Rocky ve Adonis’in ilişkisi. Rocky artık hayatının sonuna gelmiş. Karısı ölmüş, en yakın arkadaşı ve kayınbiraderi Paulie de öyle. Oğlu Vancouver’a taşınmış. Duvarlarında hatıralar asılı, karısıyla aynı adı taşıyan lokantasında geçiriyor günlerini. “Benim zamanım geçti,” diyor. Ölmeye hazır, hatta iple çekiyor. Ve günlerden bir gün karşısına Adonis çıkıyor. İkisinin arasındaki ilişki usta-öğrenci, antrenör-sporcu, hatta amca-yeğenden de öte. Bu iki kişi birbirlerini tamamlıyor. “Neyim var ki benim savaşacak” diye isyan ediyor Rocky. Adonis ağzını açmasa bile cevap ortada. Apollo’nun oğlu Rocky’ye yaşama gücü, savaşma isteği veriyor. Rocky de Adonis’e içindeki kızgınlığı nasıl söndüreceğini, söndüremese bile o ateşi en iyi nasıl kullanabileceğini gösteriyor.

 

Yazının devamını okumak ve Dipnot Tablet’in 246. sayısını indirmek için

TÜRKİYE’NİN EN ÇOK OKUNAN TABLET DERGİSİNİ ÜCRETSİZ OLARAK

iPAD’İNİZE İNDİRMEK İÇİN TIKLAYIN

 available-on-the-app-store

ANDROİD TABANLI TABLETİNİZE İNDİRMEK İÇİN TIKLAYIN
Get-it-on-Google-Play