Bu yaz sinemada şenlik var! Ali Arıkan yaza damga vuracak filmleri yazdı!

Pazartesi, 13 Mayıs 2013 12:03

[wzslider autoplay="true" transition="'slide'"]

Yaz, geleneksel olarak Türkiye’de sinemaya ilginin azaldığı bir dönem olsa da (ki bu eğilim son yıllarda kırılmaya başladı), özellikle Amerika’da bunun tam tersi olur.  Stüdyolar, en fazla para yapmasını bekledikleri vurdulu-kırdılı, aksiyonun dibine vuran ve en küçük ortak paydada birleşen filmlerini yazın piyasaya sürerler.  Filmlerin yapım aşamasında harcanan paranın bir o kadarı da onların pazarlamasına gider. Stüdyolar çok değil on, on beş sene önceye kadar bu filmleri dünyanın geri kalan pazarlarında yavaş yavaş gösterime sokarlardı. Fakat korsanın artması, globalleşen pazar vs gibi çeşitli sebeplerden dolayı artık yaz filmleri hemen hemen aynı aylarda Türkiye de dahil tüm dünyada gösterime giriyor. Biz de onları AVM’lere tıkıştırılmış, minnacık salonlarda izliyoruz.

Hollywood sineması deyince akla gelen belli bir film tipi var. Yaz filmleri de şüphesiz bu tipin en keskin temsilcileri. Seveni de sevmeyeni de çok. Şahsen ben iyi yapılmış, şaşalı bir Hollywood prodüksiyonuna bayılırım.  Bu yaz da bu tanıma uyan pek çok film izleyeceğiz. Ben de bu hafta en fazla gözüme çarpan ve sabırsızlıkla beklediğim filmleri yazdım. Uzun oldu; iki bölüme ayırdık. Geri kalanını gelecek hafta okursunuz.

The Great Gatsby

(Gösterim Tarihi: 17 Mayıs)

Avustralyalı yönetmen ve fahri eşcinsel Baz Luhrman’ın üç boyutlu çektiği ve vizyona girmesi bir hayli geciken The Great Gatsby, bu hafta ABD’de gösterime giriyor. Daha sonra Cannes Festivali’ni açacak, bunu takiben de tüm dünyada gösterime girecek. F. Scott Fitzgerald’ın klasik romanı bundan önce üç kere sinemaya uyarlanmıştı. İki hafta önce çıkan Cannes’la ilgili yazımda da belirtmiştim. İlkini 1926’da Herbert Brenon çekmişti ki bu versiyon maalesef kaybolmuştur. İkincisini 1949’da Elliott Nugent’ın yönetmişti; bu versiyonu da bulmak biraz zordur (ben, üniversitede televizyondan videoya çekilmiş bir kaydını seyretmiştim; bildiğim kadarıyla DVD’si yoktur). En son sinema uyarlamasını 1974’te İngiliz yönetmen Jack Clayton’ın yönetmişti. Filmin senaryosu Francis Ford Coppola’ya aitti, başrolde de Robert Redford vardı ama film bir hayal kırıklığından öteye gidememişti. Filmde Gatsby’yi sonradan görme olarak yorumlayan Clayton, hikâyenin temeline dinamit koymuştu adeta. The Great Gatsby geçtiğimiz yüzyılın belki de en iyi romanı. Sadece bu bile romanı sinemaya uyarlamayı kafaya takmış bir yönetmeni çileden çıkartmaya yeter ama ayrıca bir de daha önceki adaptasyonların başlarına gelen şanssızlıklar da var. Tüm bunlar seyircinin (ve eleştirmenlerin) Luhrman’ın filmini değerlendirirken ince eleyip sık dokuyacağına alamet. Şahsen Luhrman’ın şatafatla sarılı sıkıcı tarzına beğenmem. Filmin ABD’de basın gösterimleri bu hafta boyunca yapıldı. DiCaprio’nun Gatsby rolünde çok başarılı olduğu söylense de, filmin genel olarak bir fiyasko olduğu yönünde yorumlar var. İki hafta sonra biz de göreceğiz.

Hızlı ve Öfkeli 6

(Gösterim Tarihi: 24 Mayıs)

Bu filmlerin hala yapılmaya devam ettiğine doğrusu inanamıyorum. Serdar Ortaç her yaz nasıl cıstak cıstak bir şarkı çıkarıyorsa, Universal da her yaz son model arabaların birbirleriye ölümüne yarıştığı bu garip seriden yeni bir filmi izleyicilere sunuyor. Sevenleri, serideki istem dışı belirmiş olan homoerotik çizginin ya farkına varmıyorlar ya da sallamıyorlar. Bense sadece bu sebepten dolayı bu filmleri izlemeyi tercih ediyorum. Cinsel kimlikleriyle barışamamış iki sürücünün kıyasıya mücadelesini anlatan Erica Jung romanı gibi bu filmler. Hepsini izledim ama sorsanız ne olduğunu anlatamam. Arabalar uçuşuyor, Vin Diesel traş olmuş orangutan taklidi yapıyor, geri planda bangır bangır şarkılar filan. Bu arada her filmde dünyanın ayrı bir şehrine gidiyor bu adamlar ya. Yakında İstanbul’a da gelirler. Burada arabaların hızı ve İstanbul trafiğinin birleşince ortaya çıkan tezatla ilgili baygın bir espri yapabilirdim ama yapmayacağım. Kendimi zor tutuyorum, o ayrı.

The Hangover Part III

(Gösterim Tarihi: 31 Mayıs 2013)

Tüm komedi serilerinde olduğu gibi The Hangover’da da komedi seviyesi azalarak ilerliyor galiba. Çünkü bu filmin fragmanında bir kere bile gülmedim. Oysa ki ilk film ne komikti. O zamanlar ne Bradley Cooper’a gıcıktık, ne de Zach Galifianakis’in adını bir yerlere bakmadan yazmayı öğrenmiştik. Daha basit günlerdi o günler. Neyse… Tam anlamıyla rezalet ikinci filmden sonra serinin son filminde en azından kahramanların bu sefer başka bir şekilde sarhoş olup bir önceki geceyi hatırlamaya çalışmalarını izlemeyeceğiz. Bu sefer Galifianakis’in karakteri Alan’ı bir tımarhaneden kurtarmaya çalışacaklarmış galiba. David Lean yaşasaydı o da böyle konuları işlerdi herhalde…

Bilinmeze Doğru Star Trek

(Gösterim Tarihi: 7 Haziran 2013)

JJ Abrams bilinmez, milinmez filan diyor filminin adında ama filmle ilgili bilinmesi gereken (ve hatta gerekmeyen) her şey ortaya çıktı maaşallah. Abrams, 2009’da paslanmış, ölmeye yüz tutmuş Uzay Yolu serisini yeniden başlatmış ve gişede de epey başarılı olmuştu. Bu ikinci filmin yapım aşamasında her detayı devlet sırrıymış gibi saklamaya çalıştı ama zaman belli. “Gizli bir kutum var” diye bağırırsan insanlar da o kutunun içinde ne olduğunu bulmaya çalışır. Sır tutmanın en iyi yolu bir sır olduğundan bile bahsetmemektir. Abrams da Benedict Cumberbatch’in oynadığı filmin baş kötü karakterinin kim olduğunu gizli tutarak, hatta kim olmadığına dair yalan söyleyerek kendini hedef tahtası yaptı. Ta bir sene önce duyduğumuz dedikoduların doğru olduğu da birkaç hafta önce ortaya çıktı. Cumberbatch Star Trek serisinin belki de en ikonik kötü karakterini yeniden canlandırıyor filmde. Filmle ilgili gelen haberler pek de iyi değil. Haziranda hep birlikte göreceğiz.

Man of Steel

(Gösterim Tarihi: 14 Haziran 2013)

Tüm zamanların en iyi çizgiroman kahramanı kimdir diye sorarsanız cevabım tabii ki Superman olacaktır. Benimle aynı fikirde değilseniz hata yaptığınızı söylemeden edemeyeceğim. Superman iyiliği temsil eder. Superman tevazuuyu temsil eder. Superman fedakarlığı temsil eder. 1979’da Richard Donner’ın yaptığı Superman filminde bu özelliklerin hepsi vardı. Fakat o filmdeki Superman, Altın Çağ dediğimiz çizgiromanların ilk yılları yani 1930-40’lar anlayışına uyan bir kahramandı.  Zack Snyder’ın yönettiği yeni filmse karaktere başka bir açıdan bakıyor. Bu Superman, şüphelerle dolu. Zamanı geldiğinde hem Superman karakteriyle hem de Snyder’ın filmiyle ilgili bol bol konuşacağız. Ama şunu bilmenizde bir sakınca görmüyorum. Bu yaz benim en çok beklediğim film bu.

Ali Arıkan

Dipnot Tablet AppStore ve Google Play Market’te. Hem de ücretsiz…