Birol Güven: Ölüm Gerçeği Başarı Dahil Her Şeyi Anlamsız Kılar !

Cuma, 16 Eylül 2016 15:40

Hazırlayan: Hümeyra Güzelsoy

Biz onu direkt hiç tanıyamadık.Dizilerdeki karakterlerin mimarı olarak biliyorduk elbette;fakat çok üstten,oldukça üstten…Geçtiğimiz ay kendi düşüncelerine yer verdiği,samimi itiraflarda bulunduğu bir kitap çıkardı Birol Güven.İlk kez kendisiyle karşılaştık bu kitapta;arada Meltemler,Haluklar,Fehmiler olmadan.Ve fark ettik ki,tek bir hayatı yok Birol Güven’in.Zira bazen biz,bazen siz olmuş.
Çok keyifli ilerleyen ve sıkmayan bir kitap ‘The School of Mandıra Filozofu’.Bizi bir sirkeletti açıkçası.Yaşadığımız bu modern dünya hakkında bilmemiz gerekenler var ve en güzeli de bunlar artık bir sır değil!
Sevgili Birol Güven’le yeni çıkan kitabı ‘The School of Mandıra Filozofu’ üzerine çok keyifli ve sıradan olmayan bir röportaj gerçekleştirdik!

Kitabı okuduğumuzda modern dünyanın fenalıklarına savaş açmış bir Birol Güven’le karşılaştık. Neden bu konu diye başlamak isteriz sorularımıza?

Nedeni basit bir kelime “ölüm”. Modern dünya hiç ölmeyecekmişiz gibi yaşamamızı istiyor bizden, çünkü ölümü düşünmeyen insan daha iyi bir müşteri oluyor. Ölüm karşısında uğraştığımız meseleler o kadar küçük ve o kadar önemsiz ki, ben sadece bunun farkına varıp bu dünyada bana ayrılan süreyi nasıl değerlendirmem gerektiği üzerine biraz kafa yorunca böyle bir kitap çıktı ortaya. Katıldığımız cenazelerde bir 15 dakikalığına bilge kişiler oluruz ya, küslüklerimizi, sorunlarımızı bir 15 dakikalığına unuturuz ya… Sonra hayat kaldığı yerden devam eder. İşte bu kitap o cenazelerde yaşadığımız 15 dakikalık süreyi biraz uzatabilmek için yazıldı.

Kitapta yine modern dünyanın yarattığı tek tiplilikten, her şeyin korkutucu bir şekilde aynılaşmaya başladığından bahsediliyor.Bugün televizyonu açtığımızda tüm kanallarda adı farklı ama konusu üç aşağı beş yukarı aynı olan birçok dizi görüyoruz…Türk halkı bu aynılıktan rahatsız değil sanki?

Rahatsız tabi ki ama elinden bir şey gelmiyor. Çünkü seyirciye belli bir çeşitlilik arz edilmiyor . Bunun nedeni TV kanallarını yönetenlerin önüne konan “hedefler”. Patron haticeye değil neticeye bakıyor. Hedefi tutturmak zorunda olan yönetici de risk almıyor ve rakipleri hedefe ulaşmak için ne yapıyorsa o da aynısını yapıyor. Çok değil daha 10 yıl önce bu ülkede yaşayan insanlar Siyaset Meydanı, 32. Gün, Kim 500 Milyar İster gibi programları da izlerdi. Bunlar gün birincisi oluyordu. Komedi izleyenler de vardı. Ne oldu bu insanlar ,göç mü ettiler?
Biz izleyiciye çeşitli programlar sunduk da izlemediler mi? Bugün böyle diziler yapılıyorsa, eminim o dizileri izleyenlere daha çok satış yapılabildiği içindir. Artık seyirci diye bir şey yok , onlar müşteri. Gerçek patron reklamcı. En iyi televizyon yöneticisi en çok reklam alan yönetici. Amerikalıların şöyle bir sözü var; “Diziler içinde reklam yayınlansın diye yapılır.”

Eğitim konusunda yazdığınız bir cümle oldukça etkileyiciydi.”Televizyon izlerken saniyede 24 kare görmeye alışmış yeni nesil beyin,okulda kıpırdayan tek yeri dudakları olan öğretmenine nasıl konsantre olsun.” anlamında bir satırdı.Bu konudaki düşüncelerinizi ve önerilerinizi duymak isteriz.

Benim oğlum Pokemon Go oynarken her gün ortalama 15.000 adım atıyor. Bundan daha iyi bir beden eğitimi dersi olabilir mi? Bence tüm Milli Eğitim müfredatı bilgisayar oyunlarını üretenler tarafından yeniden yapılandırılmalı… Artık hiçbir öğretmen matematiği bir bilgisayar oyunu kadar iyi öğretemez. Her ders için ayrı bir oyun tasarlanmalı. Muhteşem Yüzyıl tadında bir tarih dersi fena mı olur? Ayrıca Milli Eğitim Bakanlığının önünden milli kelimesini de kaldırmak lazım. Savunma bakanlığı değil ki bu, eğitimin millisi mi olur? Eğitim evrenseldir. Hele günümüz dünyasında!

Ölmeden kendi ölüm senaryomuzu yazmak!Birol Güven kendisine bir ölüm senaryosu yazdı mı?Yazdıysa nasıl bir senaryodur ki?

Öldüğüm zaman geride bıraktıklarımın hayatlarının altüst olmayacağı bir senaryo yazdım kendi ölümümle ilgili. Benim iki çocuğum da sanatçı olma yolunda. Oğlum besteci, kızım obua eğitimi alıyor. Onların özgür bir insan olabilmeleri ve özgür kalabilmeleri için uğraşıyorum. Türkiye’de anne babalar çocuklarına öyle iş yerleri bırakıyorlar ki, farkında olmadan onları müebbet hapse mahkum ediyorlar. Onların hayallerini söndürüyorlar. Hiçbir zaman kölelikten kurtulamayacak tek meslek grubu patronluk. Ben önce kendimi sonra da çocuklarımı iş dünyasının kelepçelerinden kurtarıp özgürleştireceğim. Ölüm senaryom bu. İnşallah bunu yapmaya ömrüm yeter.

Kadına yönelik şiddetin bitmesinin yolu saygıyı oluşturmak demişsiniz kitabınızda.Bu saygı size göre nasıl oluşturulur?Buna dayanarak Türk televizyonlarında oluşturulan kadın tiplemesini sizden dinlemek isteriz?

Dizilerdeki kadın karakterleri Yeşilçam orijinli. Doğal olarak da mevcut ahlak anlayışını temel alan karakterler üzerinden kurulmuş bir dünya bu. Bu dünyanın tarihini erkekler yazdı. Senarist de içinde büyüdüğü tarihin fotoğraflarını çekti. Yani toplumda kadına şiddet olduğu için filmlerde de şiddet oluştu.
Ben şahsen yazdıklarımda bu paradigmayı değiştirmeye çok uğraştım. Yazdığım her karakteri pazarlıkçı yazdım. Pazarlık demokrasinin temelidir. Özellikle aile içi demokrasisinin. Havuç’u hatırlayın. Büyüklere cevap verilmez denilen bir toplumda babası gibi sert bir adama çatır çatır cevaplar veriyordu. Taş Fırın Haluk her meselede onu ikna etmek zorunda kalıyordu. (Bu konuda bazı kesimlerden çok tepki aldım). Eşi Meltem’i ise ikna bile edemiyordu. Belki ilk defa bir ailede hep kadının dediği oluyordu. Yıllarca süren bir dizide bir kez bile kadına el kalkmadı, ses yükselmedi. Tüm sert duruşuna rağmen kaybeden hep erkekti. Ama karizmasını çizmemeye çalışan sert bir erkeği herkes çok sevdi. Bu durum Yeşilçam’ın feodal aile yapısından çok farklıydı. Bu fark aile içi saygısından kaynaklanıyordu.
Kısaca çözümü şöyle özetleyeyim; önce diğerlerinin hakkına saygı, sonra pazarlık yapabilme, her konuda fikir beyan etme, itiraz etme hakkı. Saygının olmadığı yerde kimse pazarlık yapamaz. Orada sadece babanın dediği olur. Ona kimse karşı çıkamaz. Genetik kodlarımız böyle diyor. Feministlerin çok güzel bir sözü var “ History is his story” .

“İnsan başarmak zorunda değildir.”Bu cümleye Türk toplumunda sahip çıkacak tek kişi olmalısınız.Bu sayıyı nasıl artırabiliriz?Neden bu kadar başarı endeksli yaşıyoruz?

Tek kişi değilim. Bu düşünceye sahip çıkacak çok insan var aslında sadece örgütlü değiliz :) Düşünsenize Arda olamamış kaç bin genç futbolcu var bu ülkede ya da Tarkan olamamış kaç bin popçu, Nobel alamamış kaç bin bilim insanımız var. İflas etmiş kaç bin iş adamı, dükkanını batırmış esnaf, işten atılmış işçiler… İyi bir liseye girememiş kaç milyon öğrenci. Terk edilenler, boşananlar… O kadar kalabalık ki başarısızlar. Sayı olarak ezici bir üstünlükten söz edebiliriz. Belki de en kalabalık sivil toplum örgütü. Birleşirsek dünyanın her yerinde tek başımıza iktidar oluruz (Gülüşmeler)
Başarılılar işin doğası gereği azınlık olmak zorundalar. Hele “enler” onlar sadece birkaç kişi. Asıl soru şu olmalı ; “Milyarlarca insanın matematiksel olarak başarısız olacağı kesinken nasıl oluyor da, herkes bu başarının peşinden koşuyor? “ Çünkü modern dünya başarıyı ‘sahip olmak’ olarak tanımlıyor. Eğer başarılı olursan evin, araban, kariyerin, gücün her şeyin olur. “Sen de yapabilirsin bunu, yapan nasıl yapıyor, onlar da senin gibi insan…” İşte bu ihtimal koşturuyor insanları başarının peşinden. Bir din gibi inanıyoruz ona. Çocuk eğer başarılı olamazsa anne-babasının onu sevmeyeceğini düşünüyor. Çözüm ölümle yüzleşmek. Ölüm gerçeği başarı dahil her şeyi anlamsız kılar. Tüm hayatımız boyunca en az üç kere izlemeliyiz Ölü Ozanlar Derneği’ni! Bir kere öğrenciyken, bir kere baba olunca, bir de çocuğumuz o iğrenç sınavlara hazırlanırken.

Kitapta birbirinden bölümlerle ayrılmış tüm konular çok etkileyici ve bir o kadar da düşündürücüydü.Merak ettiğimiz şu ki,dediğimi yap yaptığımı yapma durumu var mı acaba Birol Güven’de?Yoksa hepsini başarıyla hayata geçirebildiniz mi?

Henüz değil. Son birkaç yıldır oldukça iyi yol aldım ama daha gidilecek uzun bir mesafe var önümde. Çünkü ben kendime büyük hedefler koyup anlamsız bir şekilde büyümüşüm. Özgür bir senaristken kendi şirketim tarafından kelepçelenmişim. Önceleri ben işimi yönetirken şimdi işim beni yönetiyor. Şimdi büyük bir şirketten butik bir şirkete dönmeye çalışıyorum. Yapımcılık büyük dert, ne kadar senarist olabilirsem o kadar özgür olacağım. Yapımcı maaşları ödemek için düzene ayak uydurmak zorundadır, ama senarist kalbindeki hikayeyi anlatır. Tüm bu işleri yaparken bir anda her şeye ara verip dünyanın bir başka coğrafyasında bir yıl yaşayamıyorsan özgür değilsin. Yapımcı olarak bunu yapamam ama senarist olarak yapabilirim. İnşallah çok yakında küçük ve butik bir ekiple bunu yapabilecek kadar özgür olacağım.

Hepimizin mahkum olarak yer aldığı “Millet ne der hapishanesi”…Senaryo yazarken bu durum sizi ne kadar ve ne şekilde sınırlar?

Beni hiç sınırlamıyor tam dersi besliyor. Benim gibi gündelik hayat yazan biri için bu bulunmaz bir nimet. Toplumun her bireyini perişan ediyor ama çok hikaye veriyor. “Onu giyme kızım, millet ne der” cümlesi bile başlı başına bir sinema filmi. O kadar çok şey anlatıyor ki ; mahalle baskısı, otoriter bir baba, erkek egemen bir toplum vb.
Ama sorunuz yazma özgürlüğüyse evet haklısınız sınırlıyor. O elbiseyi giyemeyen kızdan farkımız yok. Sonuçta aynı toplumda yaşıyor. Senaristte o kız kadar özgür.

Kitabı okuduğumuzda ‘Bu ne samimi bir adam yahu!’ dedik ister istemez.Bizi bu kadar iyi analiz edebilmek…Bu konuda neler söylemek istersiniz?

Ben bugüne kadar hep dizi ve film karakterleri yazdım. Hep başka birisi oldum, ona büründüm ve hayata hep onun gibi bakmaya çalıştım. Ama kitap farklı. Orada kendimi anlatmak istedim. Okurla ben olarak iletişim kurmak istedim. Yazdığım karakterleri tanıyorlar ama beni tanımıyorlar. Tanısınlar istedim. İnsan kendini anlatmaya kalkınca samimi olmaktan başka şansı yok ki.
Ünlü düşünür Sezen Aksu’nun dediği gibi “ Başkası olma kendin ol, böyle çok daha güzelsin “ :)