Bir yamyamın anatomisi: Hannibal

Cumartesi, 15 Mart 2014 06:48

İlk olarak Thomas Harris’in 1981 tarihli Kızıl Ejder / Red Dragon romanında tanıştığımız Hannibal Lecter, hem popüler edebiyat hem de sinemada korku türünün en ünlü karakterlerinden biri. Yine Harris’in aynı adlı romanından uyarlanan ve en iyi film de dâhil toplam beş Oscar’ı kapan Kuzuların Sessizliği filminde onu canlandıran Anthony Hopkins’le özdeşleşmiş olsa da, Lecter’ı şimdiye kadar toplam dört ayrı aktör oynadı. Son olarak Bryan Fuller’ın başyazarlığını yaptığı dizide psikopat psikoloğu Danimarkalı aktör Mads Mikkelsen canlandırıyor. Ve bana kalırsa Sir Anthony’nin bile şapka çıkaracağı bir performans sergiliyor.

Amerikan NBC televizyonunda yayınlanan Hannibal dizisinin, 13 bölümlük ikinci sezonu geçen hafta başladı. Kağıt üstünde hiç de başarılı olmaması gereken bu dizi, nasıl olduysa televizyonun en iyi yapımlarından biri haline geldi. Daha da ilginci dizinin, göreceli olarak yayın kısıtlamalarının çok daha seyrek olduğu kablolu kanallarda değil, normal bir televizyon kanalında gösterilmesiydi. Diziye adını veren karakterin önüne geleni öldürüp sonra onları bir güzel yiyen bir manyak olduğunu ve FBI’ın, hepsi de ondan beter seri katilleri yakalamak için Lecter’la yaptığı soruşturmaları göz önünde bulundurursak, bu vahşetin ekrana nasıl yansıyacağı bir soru işaretiydi. Belki tüm bunlardan da önemlisi, seri katil türünün artık sıkıcı ve olağan hale gelmiş olmasıydı. Hannibal, tüm bu engelleri alnının akıyla aştı.

Hannibal, bilinçaltıyla ilgilenen bir dizi. Önemli olan rüyalar, hayaller, ve gerçeklerin yansımaları. Dizide yaratılan hiper-gerçek atmosfer de Bryan Fuller’ın yaratmaya çalıştığı bu felsefenin başarıyla hayata geçirilmesine izin veriyor. Dizinin başında, daha önce FBI için seri katillerin profillerini çıkartmış ve empati duygusu tavan yapmış olan eski ajan Will Graham (Hugh Dancy), “federallere” geri dönüyordu. Minnesota eyaletinde, genç kızları öldürüp, sonra da onları geyik boynuzlarına asan bir seri katil peydahlanmış. Dehşeti durdurmak için de FBI’ın Davranış Birimleri bürosunun başındaki Jack Crawford (Laurence Fishburne), Will’den yardım istiyor. Pilot bölümde katili bulup öldürse de, Will’in kabusları asıl o zaman başlıyor. Ve terapi için Hannibal Lecter’a gönderiliyor. Çözmesi gereken diğer seri cinayetlerde de Lecter’la birlikte çalışmaya başlıyor.

İkinci sezondaysa beklentilerimizin nasıl da ters yüz olduğunu görüyoruz. Will Graham hapiste. FBI, aradıkları seri katilin o olduğu düşüncesiyle Graham’ı içeri tıkmış; tabii bundan da Hanibal sorumlu. Hannibal ise Graham’ın yerine FBI’a yardım ediyor. Hannibal Lecter mitosundan beklediğimiz detayların yer değiştirmesi ama yine de bildiğimiz sona doğru yavaş yavaş ilerlemesi diziye çaresizlik ve kaçınılmazlık katıyor.

Son yıllarda televizyonlarda görülmüş en iddialı renk paletine sahip bir dizi bu. Teknik açıdan görüntüsü mükemmel. Hem koyu hem de donuk pastel renkler diziye hükmediyor. Bunların arasında Hannibal’ın hepsi Daville Row’da dikilmiş kıyafetleri garip hatta komik bir kotrast yaratıyor. Dizideki korku ve gerilim yavaş ilerliyor ama bu yöntem, izleyiciyi germekten kopma seviyesine getiriyor neredeyse. Fuller ve kamera ekibinin yarattığı bilinçaltı dünyasında cinayet anları değil onların öncesi ve sonrası çok daha korkunç . Ölen ölmüş zaten; önemli olan ölene kadar geçen zaman ve kalanlar için de tabii ki ondan sonrası.

Başta da dediğim gibi, belki de dizinin bu kadar başarılı olmasının en büyük sebebi, Mads Mikkelsen’ın oyunculuğu. Anthony Hopkins Lecter’ı gayet efemine bir karakter olarak canlandırırdı. 1987’deki Manhunter filminde karakteri oynayan İskoç aktör Bryan Cox ise Lecter rolünde “sollamasına izin vermeyen kadını öldüren trafik canavarı” edasıyla oynardı. Mads Mikkelsen ise Lecter’ı fiziksel olarak heybetli, entelektüel açıdan da zorlu bir dev olarak canlandırıyor. Öyle ki Will Graham Lecter’ın yanında cüce gibi kalıyor. Bundan da ötesi Lecter’da, kendinden ilkel yaratıkları gözlemleyen bir yabancı havası var. Sanki bu dünyadan değil o. Ve sanki içinden gelen o derin kötülük, kendisinin değil, izlediği insanların ruhlarının yansıması.

Ali Arıkan (@aliarikan)

TÜRKİYE’NİN EN ÇOK OKUNAN TABLET DERGİSİNİ

iPAD’İNİZE İNDİRMEK İÇİN TIKLAYIN 

ANDROİD TABANLI TABLETİNİZE İNDİRMEK İÇİN TIKLAYIN