Bir Spielberg Başyapıtı: “Lincoln”

Pazartesi, 7 Ocak 2013 10:26

Dipnot Tablet Sinema Yazarı Ali Arıkan Steven Spielberg’ün yeni filmi “Lincoln”u sizler için değerlendirdi.

Steven Spielberg’ün yeni filmi “Lincoln” birbiriyle görsel bakımdan tam anlamıyla zıt ama nesnel ve sembolik olarak birbirlerini tamamlayan iki sahneyle açılıyor.  Amerikan İç Savaşının iki taraf için de en kanlı mücadelelerinden olan Jenkin’s Ferry Muharebesinde, toz, toprak ve çamur içinde vahşice, neredeyse hayvansal bir güdüyle düşmanlarını katletmeye odaklanmış bir grup insanı izliyoruz ilk önce. Sonra muharebede savaşmış iki zenci askerin (David Oyelowo ve Colman Domingo), anı ve beklentilerini birkaç ay sonra ordugâhlarında – ilk önce kameranın göstermediği – birine anlattıkları sahneye geçiyoruz. Askerlerden ilki, birliğinin ne kadar iyi savaştığını anlatıyor ama saygılı. İkincisiyse karşısına çıkan bu fırsatı kullanmakta kararlı, ABD ordusundaki zenci askerlerin beyazlardan daha az para aldığını ve bunun haksızlık olduğunu belirtiyor. Çünkü karşılarında duran, Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Abraham Lincoln (Daniel Day Lewis).  Lincoln hak veriyor ama alttan alıyor. Biraz sonra yanlarına gelen iki beyaz askerin, Lincoln’ün Gettysburg Konuşması’ndan yaptıkları alıntıyı zenci çavuş uzaklaşırken sonunu getiriyor: filmi açan iki sahnedeki gibi, efsanevi hatta mitolojik bir algının yerine oturabilmesi için gerçek dünyada yapılması gereken pis işlerin önemi de usulca kendini gösteriyor.

Andrew Mango, Atatürk biyografisinin son cümlesinde, Mustafa Kemal’in her şeyden önce Aydınlık çağının adamı olduğunu ve Aydınlık’ın da evliyalar tarafından gerçekleştirilmediğini söyler. ABD tarihindeki birçok önemli siyasi figür gibi (mesela Thomas Jefferson veya Benjamin Franklin) Abraham Lincoln de Aydınlık çağının adamıydı. Ve yine aynı Atatürk gibi, onun da ölümünden sonra hem planlı hem de plansız olarak etrafında bir mit yaratıldı.  Öyle ki, filmi iki kere izleyip düşüncelerimi Facebook’ta paylaşınca, Amerikalı bir arkadaşım, ABD’den belki sadece coğrafi anlamda da olsa uzak bir Türk olarak, Lincoln’ün bizim ülkemizde onlarda olduğu gibi “ulu önder” olarak tanınıp tanınmadığını sordu.  Arkadaşımın bu hissiyatı, sadece okullarda öğretilen veya osmosisle Amerikan kültürüne işlemiş Lincoln efsanesine de bağlı değil. Sinemada bile bu böyle. Abraham Lincoln’ün daha önce iki tane adamakıllı filminin çekildiğini ve bunları da DW Griffith ve John Ford gibi iki Hollywood efsanesinin yönettiğini hatırlarsanız, ne kadar muazzam bir figür olduğunu iyice görebilirsiniz.

Efsanesi kendisinden çok ama çok büyük tarihin en önemli şahsiyetlerinden birinin filmi (Griffith ve Ford’unkiler gibi), muhteşemi yakalayayım derken vasatta kaybolabilirdi. Ama Pulitzer ödüllü yazar Tony Kushner’ın ünlü tarihçi Doris Kearns Goodwin’in “Team of Rivals: The Political Genius of Abraham Lincoln” (Rakipler Takımı: Abraham Lincoln’ın Siyasi Dehası) kitabından uyarladığı senaryosu, efsane yerine gerçeğe konsantre oluyor.  Burada da, kitabın isminden de anlaşılacağı gibi, Abraham Lincoln’ın siyasetçi kimliği ve metotlarını irdeliyor. Film, Amerika’da köleliği nihai olarak kaldıran ABD Anayasasının 13. Değişikliğinin bölünmüş bir Temsilciler Meclisinden geçişine odaklanırken, hem Lincoln’ün ev ve aile yaşamına bakıyor hem de bölünmüş, savaşta olan bir ülkenin pislikle dolu başkentindeki Bizans oyunlarını gösteriyor. Ama hepsinden de öte, bir milletin ruhunu gözler önüne seriyor.

Doğruya doğru: Steven Spielberg en sevdiğim yönetmenlerden biri olabilir (o kadar ki, adamla ilgili üç saatlik belgesel bile yaptım) ama tarihi filmlerinde yönetmenin konuya biraz fazla damardan girdiğini teslim etmem gerek. Schindler’s List, Saving Private Ryan ve Amistad’ın hepsi tabii ki çok iyi filmler.  Ama araya birkaç yıl girip de filmleri yeniden izlediğimde, bazı yerlerde dram yerine melodramın ağır bastığı da apaçık ortada.  İşte bu sebepten dolayı Lincoln’ın da böyle bir sorundan muzdarip olması beklenebilirdi. Ama Tonhy Kushner’ın senaryosu (ki Kushner, Spielberg’ün başka bir şaheseri olan Munich’i de yazmıştı), melodramdan uzak. Spielberg de senaristinin bu şatafatsız anlayışına uymuş, normalde kullandığı badanacı fırçalarının yerine, ince fırçalarla çizmiş resmini. Fakat son bir etken daha var ki o da uyumlu olmasa, senarist ve yönetmenin hikâyeye sakin yaklaşımları pek bir anlam ifade etmeyebilirdi. Fakat aynı Spielberg ve Kushner gibi, başroldeki (ve normalde “benden selam olsun Bolu Beyi’ne” cazgırlığında oyunlar sergileyen) Day-Lewis’ın Lincoln’ü eğitimi az ama pratik zekâsı bol, kurnaz hatta cin gibi bir politikacı olarak oynamasıyla çember tamamlanmış (Oscar’larda hem filmin hem de bu üç silahşorun aday olması kesin). Hem ince, hem zeki, hem de duygu yüklü bir şaheser çıkmış ortaya.

Film, köleliğin resmi olarak kaldırılmasıyla sonlanacak birkaç aylık sürece realpolitik çerçevesinden yaklaşıyor.  Öyle ki, Lincoln’ün Dışişleri Bakanı (ama gerçekte başkanın sağ kolu rolünü üstlenen) William Seward (David Strathairn) baştan, eski kongreyle 13. Değişikliği geçirmenin imkansız olacağından ısrarlı. Aynı zamanda, Güney’le olan savaş bitti bitecek ve Başkan’ın sadece bu değişikliği kongreden geçirmek için savaşı uzatması (veya böyle bir algı) çok büyük sorunlar yaratabilir.  Ama başkan kararlı.  Yeni temsilciler meclisine seçilemeyen üyelere rüşvet vererek, iş vaat ederek, üstlerinde baskı kurarak değişikliği geçireceğine inanıyor.  Bunun için de üç tane, hepsi birbirinden pis lobiciyi (James Spader, Tim Blake Nelson ve John Hawkes) dolaylı olarak görevlendiriyor.  Bu üçü iğrenç işlerini yapadursun, bir taraftan da başını Thaddeus Stevens’ın (Tommy Lee Jones, ki muhteşem bir performansı var bu filmde) çektiği kölelik karşıtı grup, Temsilciler Meclisinde konuyu tartışmaya başlıyorlar.

Tüm bunlar olurken film Başkan Lincoln’ın, zorlu ev hayatını yani dengesiz ama inanılmaz güçlü karısı Mary Todd Lincoln (Sally Field) ve orduya katılmakta ısrarcı oğluyla (Joseph Gordon Levitt) olan tartışmalarını da ekrana yansıtıyor.  Zaten filmin asıl başarısı belki de Kushner ve Spielberg’in, Lincoln’ın “ev” ve “iş” hayatına aynı önemi vermesi ve Day-Lewis’in de Lincoln’ı kendisinin hem eksik hem de fazlalarını bilen bir karakter olarak oynamasından kaynaklanıyor.  Özellikle bir sahne var ki sadece senenin değil belki de Spielberg’ün karakterinin en iyilerinden. Filmin ortalarına doğru gelen bu sekansta Lincoln, 13. Değişikliğin neden gerekli ve acil olduğunu, savaş sırasında Habeas Corpus’u bırakma sebeplerini, savaştan sonra kuvvetler ayrılığıyla yaşayabileceği sorunları ve bu sebepten de köleliğin savaşın bitiminden önce kaldırılmasının neden elzem olduğunu anekdotlarla bezeli bir konuşmayla anlatıyor. Spielberg’ün sadık görüntü yönetmeni Janusz Kaminski’nin yumuşak, pastel tonlarla çektiği bu inanılmaz sahnede, Spielberg, Kushner ve Day-Lewis’de dehalarını konuşturuyorlar. Lincoln, bir başyapıt.

DİPNOT TABLET’İ APP.STORE’DEN İNDİRMEK İÇİN 

Tags