Bir Sepet Çürük Elma: True Detective

Çarşamba, 1 Temmuz 2015 12:55

Nic Pizzolato tarafından yaratılan Emmy ödüllü “True Detective”in ikinci sezonu başladı. Başlamasıyla da hem eleştirmenleri hem de hayranları ikiye böldü. Bir taraf tamamıyla rezalet dedi ilk bölüm için, diğeriyse biraz sıcak baktı diziye. Ben ikinci gruba dâhilim; eleştirecek pek çok yanı olduğunun farkına varsam da bu ilk bölüm şimdilik geçen sezondan çok daha olgun.

Dizinin her sezonda farklı mekânlar ve kişilerle yeni bir cinayet hikâyesi anlatacak bir antoloji formatında olacağı zaten açıklanmıştı. Cary Fukunaga gibi nevi şahsına münhasır bir yönetmene göre çok farklı bir stili olan Justin Lin’in yönettiği bu yeni bölüm görsel olarak da büyük farklılıklar gösteriyor. Bu yeni sezonda dizinin başrollerinde Colin Farrell, Rachel McAdams, Taylor Kitsch ve Vince Vaughn yer alıyor. “True Detective” dizisinin birinci sezonu, depresif bir Louisiana manzarasını arkasına alarak, iki dedektifin geçmişlerinde kalan bir cinayet dosyasının tekrar açılmasını işliyordu. Başrollerinde Matthew McConaughy ve Woody Harrelson’ın rol aldıkları dizi, bilindik televizyon polisiyelerinden farklı olarak karakterlerin hayatına detaylı bir bakış atan senaryosuyla beğeni topladı; hayranları diziye belki de gereğinden fazla derin bir perspektiften baktılar.

True Detective 1Dizinin ikinci sezonunda otoyol polisi olarak görev yapan Paul Woodrugh’un (Taylor Kitsch) karşılaştığı cinayet mahalli, farklı karakterleri içine çeken garip bir davaya dönüşüyor. Devreye giren isimlerden dedektif Ray Velcoro (Colin Farrell), görev yaptığı polis departmanıyla bir mafya babası arasında kalmış durumda. Emniyet görevlisi Ani Bezzerides’in (Rachel McAdams) hem babası ve kız kardeşi hem de sistemin ta kendisi ile sorunları var. Cinayet kurbanı, mafya babası işadamı Frank Semyon’ın (Vince Vaughn) imza atmaya hazırlandığı ve California’yı bir baştan bir başa geçecek olan hızlı tren projesinin anlaşmasını da tehlikeye düşürüyor. Tüm bu karakterler yavaş yavaş kendilerini karmaşık bir davanın ortasında buluyor.

Pizzolato garip bir yazar. Kendi kendisinin mitini yazmaktan büyük zevk alıyor. Bu haliyle de ister istemez biraz Aaron Sorkin’i andırıyor. Çizdiği kişilik kültü erkeksi, hatta maço bir dünya görüşü etrafında kurulu olduğundan dolayı da hayranı olmayanlar adamı eski moda ve tabiri caizse öküz buluyorlar. Verdiği röportajlarda gerçekten öyle pek de sevecen bir adam olmadığı anlaşılıyor. İyi de sanat tarihi harikulade eserlere hayat veren ama kişilik olarak iğrenç olan dehalarla dolu. Sanatı yorumlarken sanatçıyı yargılamak eleştirinin mantığına aykırı bir yaklaşım.

Hazırlayan: ALİ ARIKAN

Yazının devamı ve Dipnot Tablet’in 223. sayısını indirmek için:

TÜRKİYE’NİN EN ÇOK OKUNAN TABLET DERGİSİNİ ÜCRETSİZ OLARAK

iPAD’İNİZE İNDİRMEK İÇİN TIKLAYIN

 available-on-the-app-store

ANDROİD TABANLI TABLETİNİZE İNDİRMEK İÇİN TIKLAYIN
Get-it-on-Google-Play