Bir İskoçya rüyası

Perşembe, 28 Mayıs 2015 11:46

İskoçya’nın ve elbette dünyanın malt viski başkenti sayılan 20 bin nüfuslu küçücük bir kent olan Elgin’e doğru yol alıyoruz. Edinburgh’dan 4 saatlik bir otobüs yolculuğuyla ulaşılabilen Elgin, İskoçya’nın kuzeyinde yer alan Speyside bölgesinin en önemli yerleşim merkezlerinden biri. Bulunduğu bölge Morayshire olarak da geçiyor. Dört saatlik otobüs yolculuğu gözünüzü korkutmasın; yol boyunca doğa o kadar muhteşem ki neredeyse 1 saniye bile sıkılmıyorsunuz. İskoçya’nın en büyük doğal yaşam alanı olan Cairngorn Doğal Parkı’ndan, yemyeşil ağaçlardan ve göllerden gözümüzü almak çok zor. Karadeniz gezileri sırasında hissettiğimiz “yeşilin bu kadar çok tonu mu varmış” hissi burası için de fazlasıyla geçerli. Yolda mola verdiğimiz, Edinburgh’a 1.5 saat mesafedeki Fonab Kalesi, 2013 yılında 5 yıldızlı butik bir spa oteline çevrilmiş. Eski bir kale ve pek çok ödülü var. Loch Faskally gölüne cepheli lüks restoranında çok lezzetli deniz ürünleri yedikten sonra yolumuza devam ediyoruz. Hava değişken, kah yağmur yağıyor, kah güneş açıyor; neredeyse çizgi filmlerdeki kadar renkli ve tam bir gökkuşağı karşılıyor bizi…

Harika doğası, katedrali ve merkezi konumuyla Elgin Speyside gezileri için çok uygun bir üs. Speyside, Spey Irmağı’nın suladığı geniş bir bölgeye verilen bir isim ve bu ırmakta somon avlamak, uzun doğa yürüyüşlerine çıkmak, golf oynamak ve elbette viski üretimini izlemek için damıtımevi gezilerine katılmak buraya gelince yapılacak en güzel aktiviteler. İskoç malt viskilerinin büyük bir bölümü bu çevredeki damıtım evlerinde üretiliyor.

AdsızElgin’de Mansefield oteline yerleşiyoruz; tarihi bir binanın modern eklemelerle büyütüldüğü sevimli bir otel burası. Elgin’deki ilk gecemizi otelin restoranında güzel bir yemekle ve üstüne lokal bir pubda sıcakkanlı İskoçlarla bir şeyler içip sohbet ederek tamamlıyoruz. Sabah aracımıza binip 15 dakika güneyde yer alan Dufftown’a doğru yola çıkacağız.

Tüm bölge Spey Irmağı’nın soğuk sularıyla sulanan, yeşilin yüzlerce tonuyla bezeli bir doğa harikası. Yolda ilerlerken dikkat çeken ilk şey koyunlar elbette. Bilgisayar masaüstü resmi gibi görünen uçsuz bucaksız çayırlarda otlayan bu tombik koyunlar, viskiden sonra İskoçya’nın en önemli simgelerinden biri. İskoçya’da 6 milyon insan, 15 milyon koyun yaşıyor. Koyunların arasından adeta kahkül kesilmiş saçlarıyla “yakışıklı” olarak nitelendirilebilecek Highland sığırları da dikkatle bizleri izliyor.

10 dakika kadar ilerledikten sonra bizi heyecanlandıran bir tabeladan dönüyoruz. İstikamet dünyaca ünlü Glenfiddich damıtımevi ve komşusu The Balvenie.

Aracımızı Glenfiddich damıtımevinin girişindeki pırıl pırıl bir göletin yanında bırakıyoruz. Bu su Robbie Dhu kaynağından ve Fiddich Nehri’nden buraya ulaşıyor. Gölette gördüğümüz suyun viski üretiminde soğutma suyu olarak kullanıldığını öğrenerek turumuza başlıyoruz. Glenfiddich ve The Balvenie’nin üretimde de kullandığı bu su dağlardan ulaşıyor. Yıl boyu eriyen karların topraktan süzülmesiyle olağanüstü bir yumuşaklığa ulaşan bu su bölgenin en önemli tatlı su kaynağı. Zaten İskoç viskisini İskoç viskisi yapan en önemli ayrıntılardan birinin bu tertemiz su olduğu söyleniyor.

Cuma günü 12’de paydos verdiği için turumuza The Balvenie’yi önceliklendirerek başlıyoruz. Glenfiddich’in önündeki göletten The Balvenie’ye yemyeşil arpa tarlaları ve ağaçların arasında ilerliyoruz. Arpalar henüz yeşil ve kısa, hasat Eylül- Ekim aylarında yapılıyor. Hava pırıl pırıl ama İskoçya’nın Mayıs’ını bizim Mayıs’ımızla karıştırmayın lütfen; hava ayaz ve üstümüzde kışlık montlarımız var. The Balvenie Damıtımevi adını tepede gördüğümüz Balvenie kalesinden alıyor. William Grant ailesi kaleyi ve çevresindeki araziyi satın alarak bu damıtımevini kurma kararı alıyorlar ve damıtımevine de 12. yüzyıldan kalma bu yapının adını veriyorlar.

İskoçya’daki pek çok viski üreticisi arpa ve maltını toptancılardan alıyor. The Balvenie üretim için gereken arpanın yüzde 10’luk bölümünü geleneksel yöntemlerle yetiştirip malt haline getiren 2-3 damıtımevinden biri. Tonlarca arpanın yerlere serildiği, ıslatılıp çimlendirilerek malt haline getirildiği binaları geziyoruz. İskoçya topraklarında turba denilen ve kömürün öncülü sayılabilecek organik yakıttan bolca bulunuyor. Geçmiş zamanlarda halkın ısınma amaçlı kullandığı bu toprak bugünlerde fırınlarda yakılarak arpaları kurutmak için kullanılıyor. Arpa küreyen işçileri izliyoruz, dev bir hangarın tabanına serili tonlarca arpayı her gün küreyip altüst etmek çok zor bir iş. Sürekli kürekle çalışan, arpaları kürekleyip omuzları üstünden arkaya atan bu işçilerin omuzlarında zaman içinde “monkey shoulder” (maymun omzu) adı verilen bir kas hastalığı bile gelişebiliyor. Bu ilginç isim bir viskiye de adını veriyor hatta…

imbikMaltlanmış arpanın sıcak su ve mayayla birleşerek alkole dönüştüğü dev tanklar, bu tanklardan çıkan düşük alkollü, biraya benzeyen sıvının damıtılarak viskiye dönüştüğü imbikler gezimizin bir sonraki durağı. Üretim sürecine çok hakim olan rehberimiz Joan, bize adım adım her şeyi anlatıyor. Üretimi izlerken orada 42 yıldır çalışan Alli ile tanışıyoruz, işini çok sevidğini ve emekli olmaya hiç niyeti olmadığını anlatıyor.

The Balvenie’nin bir özelliği de kendi fıçı atölyesinin olması; Amerika ve Avrupa’dan gelen, içinde daha önce burbon ve şeri beklemiş fıçıları sürekli elden geçirip tamir etmek, parçalarına ayırıp tekrar tutkal ve çivi kullanmadan sıvı sızdırmayan fıçılar haline getirmek en az 4 yıl süren çok yorucu bir eğitim gerektiriyor. Durmaksızın çalışan fıçı işçilerini izlerken bile yoruluyor insan.

Hazırlayan: Dr. Burkay Adalığ

Yazının devamı ve Dipnot Tablet’in 218. sayısını indirmek için:

TÜRKİYE’NİN EN ÇOK OKUNAN TABLET DERGİSİNİ ÜCRETSİZ OLARAK

iPAD’İNİZE İNDİRMEK İÇİN TIKLAYIN

 available-on-the-app-store

ANDROİD TABANLI TABLETİNİZE İNDİRMEK İÇİN TIKLAYIN
Get-it-on-Google-Play