Beşi Bir Yerde: Hollywood’un En Ünlü Yönetmenleri ve İkinci Dünya Savaşı

Salı, 18 Nisan 2017 16:34

HAZIRLAYAN: ALİ ARIKAN

Geçenlerde İngiliz gazetelerinde İkinci Dünya Savaşı’nın Avrupa’da son safhasını başlatan Normandiya Çıkarması sırasında görev yapan İskoç bir doktorun ölüm haberi vardı. Mesleği gereği, savaş sırasında bile her gördüğü yaralıyı tedavi etmiş. Kahraman olmuş, madalyalar almış. Normandiya Çıkarmasıyla hem hava hem de denizden yapılan taarruz sonucu Almanların batı cepheleri yarılmış, müttefiklere de bu sayede Almanya yolu açılmıştı. Yetmiş üç yıl sonra bile İngiltere ve ABD olmak üzere Nazilere karşı savaşmış tüm ülkelerde, “D-Day” olarak da bilinen çıkarmanın yıl dönümü törenlerle anılmaya devam ediyor, orada savaşanlar insanüstü kahramanlar olarak el üstünde tutuluyor.
Bütün müttefik kuvvetler için savaşın son anları ortak anı olsa da, başlangıcı öyle değil. Mesela ABD için İkinci Dünya Savaşı, 7 Aralık 1941’de Japonya’nın Pearl Harbour’ı bombalamasıyla başlar. Zaten 1938’deki Südet kriziyle başlayan süreçte, eninde sonunda ABD’nin olası bir Avrupa savaşında Nazilerin karşısında yer alacağı belliydi. Ama en azından sokaktaki Amerikalı için İkinci Dünya Savaşı, 1941’in Aralık’ında başlar.
Tüm dünyada olduğu gibi ABD’de de savaş, tüm endüstrileri etkiledi. Bütün ülke savaşa kilitlenmişti; tabii ki Hollywood da bu eksen kaymasından nasibini aldı. Savunma Bakanlığı ve ordu, Hollywood’dan savaşa desteği artıracak yapımlar sipariş etti; Amerikan film endüstrisinin tam anlamıyla savaşın kazanılmasına kanalize olması için baskı yaptı. Daha sonra “En iyi nesil” olarak tanınacak, Birinci Dünya Savaşı ve sonrasında ABD’nin izolasyon politikasının hatalarına gayet vakıf pek çok yönetmen ve yapımcı da bu yola seve seve baş koydular. (Bu arada Batıdaki nesil ayrımıyla Türkiye’deki nesil ayrımını aynı tutmanın saçma olduğunu yıllardır söylerim. Bunun en büyük sebeplerinden biri de bizim İkinci Dünya Savaşına girmememiz. Ama bu başka bir yazı konusu)
Birbirinden beslenen her ilişkide olduğu gibi, İkinci Dünya Savaşı Hollywood’u değiştirirken Hollywood da İkinci Dünya Savaşı’nın, en azından akışını olmasa bile, algılanışını değiştirdi. New York’lu film yazarı Mark Harris “Five Came Back: A Story of Hollywood and the Second World War” (Beş Tanesi Geri Döndü: Bir Hollywood ve İkinci Dünya Savaşı Hikayesi) adlı 2014’te çıkan kitabında efsanevi yönetmenler John Ford, William Wyler, John Huston, Frank Capra ve George Stevens’ın savaş sırasında yaptıklarını anlatmıştı. Harris’in kitabı, Amerikan silahlı kuvvetlerinin tüm bölümlerinde görev alan ve savaşın neredeyse her cephesinde bulunan bu beş yönetmenin, sadece Normandiya’dan Midway’e, Kuzey Afrika’dan toplama kamplarının kurtarılmasına kadar İkinci Dünya Savaşı’nın dönüm noktalarını beyazperdeye yansıtmakla kalmayıp ayrıca ABD’nin tüm propaganda mesajlarının oluşturulmasında da büyük rol oynadıklarını gösterir. Tabii savaşın yönetmenler üzerindeki etkilerini de titizlikle okuyucuya sunar.
İşte Mark’ın (Mark diyorum çünkü arkadaşım) kitabı geçenlerde bir belgesele dönüştü, Netflix’te yayına girdi. Sinema ve atrihe meraklı olanların kesinlikle izlemesi gereken muazzam bir yapım bu. Laurent Bouzereau’nun yönettiği film üçe bölünmüş. Beş efsane yönetmenin her birini de beş efsane yönetmen savunuyor. Steven Spielberg, Wyler’a ağıtlar düzüyor. Francis Ford Coppola, John Huston’ın hem filmlerini hem de hayata bakış açısını öykülüyor. Guillermo Del Toro, aralarında benim de belki de favorim olan Capra’yı anlatıyor. Paul Greengrass, Ford’un benzeri filmler yaptığından olsa gerek, konusuna çok hakim. Lawrence Kasdan ise beş yönetmenin arasındaki ünü (ve bazılarına göre gözü) en az olan Stevens’ı savunuyor. Filmin anlatımıysa Meryl Streep’e düşüyor. Neresinden baksanız inanılmaz bir grup.
Savaş başlamadan önce Ford, Wyler, Huston, Capra ve Stevens, Hollywood’un hükümranları. Filmlerinin toplam gişesi Holywood’un yıllık cirosunun yüzde kırkı. Stüdyolar film projelerini en önce onlara götürüyor. Halkın, nispeten yeni bir sanat olan sinemaya ilgisi her yıl arttıkça artıyor. Fakat aynı zamanda bu beş yönetmenin ve genel olarak Hollywood’un Washington’daki algıları kötü. Yahudi ve İtalyanların Amerika’nın değerlerine ters olan bir kültür sistemini insanlara dayattığını düşünenler çok. İşte tam bu sıralarda da Pearl Harbor bombalanıyor ve Amerika savaşa giriyor.
Her yönetmenin savaş tecrübesi farklı, hepsi de savaşa değişik bakış açısıyla yaklaşıyor. Yani vatanperverlikleri ortak olsa bile beklentileri ve hisleri farklı. Savaşa ilk giden John Ford. Öyle ki, Pearl Harbor’a Japonların baskın yaptığı haberi geldiğinde Ford üç aydır Amerikan donanmasında Deniz Binbaşı görevinde. Tuğamiral rütbesine kadar yükselecek olan yönetmen, savaş sonrasında CIA’e dönüşen Office of Strategic Services’de (Stratejik Hizmetler Ofisi – daha müstehzi bir ad bulunamazmış herhalde) fotoğraf bölümünün başına getiriliyor. The Battle of Midway, They Were Expendable ve December 7th gibi belgesel (veya yarı-belgesel) filmlerle savaşı belgeliyor. Bu arada hem Midway Muharebesinde hem de Normandiya Çıkarması’nda cephenin ön saflarında olduğu için yaralanıyor.
Beş yönetmenin arasındaki tek Yahudi olan William Wyler Hava Kuvvetlerine katılıyor ve Memphis Belle: Bir Uçan Kale’nin Hikâyesi adlı muhteşem bir belgesel de o çekiyor. Filmi çekerken sinematografı Harold Tannenbaum vuruluyor ve ölüyor, Wyler da bombaların sesinden dolayı sağır oluyor. Binbaşı Wyler için savaş çok kişisel. Nazilerin, antisemit felsefesi onun için sadece düşünsel, soyut bir düşman değil. Wyler’ın Avrupa’da pek çok akrabası var ve Wyler, onları savaş öncesi Amerika’ya getirmeye çalışıyor ama bir türlü başaramıyor. Bundan dolayı da Memphis Belle’e mükemmeliyetçi yaklaşıyor, çok zor bitiriyor filmi.
En gençleri John Huston. Daha yeni evlenmiş olan ve içi kıpır kıpır bu Hemingway benzeri karakter savaşa biraz daha macera gibi bakıyor. Zaten bundan dolayı da Washington’dan gelen karar veya emirleri hiçe saymaya çalışıyor; savaş boyunca en önemli kararların cephede verilebileceğine inanıyor. Huston’ın merkezi bir güce karşı olan asi tavrı, Harris’e göre yönetmenin savaş sonrası yaklaşımını da etkiliyor. Huston, savaş sırasında üç belgesel çekiyor. Bunlardan travma sonrası stres bozukluklarını anlatan Let There Be Light o kadar zor bir film ki gösterimi otuz beş yıl yasaklanıyor.
Travma demişken, savaş en çok George Stevens’ı etkiliyor. Daha önce komedi ve macera filmleriyle nam salmış yönetmenin savaşta gördükleri, üstünde inanılmaz ve hiçbir zaman silinemeyecek bir iz bırakıyor. Dachau toplama kampını çektikten sonra film bobinlerinin üstüne sadece “vahşet” yazıyor ve filmleri belli bir süre saklıyor. Stevens’ın Dachau ve Duben’de çektiği filmler daha sonra Nürnberg Duruşmalarında kanıt olarak kullanılıyor. George Stevens savaşın ardından komedilere pek yanaşmıyor; tam tersi A Place in the Sun gibi insan doğasının en karanlık yanlarını işleyen filmler yapıyor.
Savaş başladığında beş yönetmenin en ünlüsü olan Frank Capra ise cepheye gitmiyor. Fakat Pearl Harbour saldırısından dört gün sonra orduya katılıyor. ABD Genel Kurmay Başkanı George Marshall’a direkt olarak bağlı binbaşı rütbesiyle Capra Washington’da kalıyor ve Why We Fight (Neden Savaşıyoruz) adlı yedi bölümlük efsanevi belgesel serisini çekiyor. Bu diziyi benzer ideolojik filmler takip ediyor. Capra için savaş, normal hayatın bozulmasına sebep olan rutin dışı bir olay. Savaştan sonra her şeyin eskisi gibi olacağını bekliyor. Diğer dört yönetmense artık hiçbir şeyin aynı olmayacağının farkında. Harris, Capra’nın savaş sonrası ilk filmi It’s a Wonderful Life’ı nostaljik bir öykü olarak değerlendiriyor, “savaş hiç olmamış gibi davranalım ve eski güzel günlere dönelim” isteğinin satır aralarından sızmaya çalıştığını belirtiyor.
It’s a Wonderful Life’ın ne gişede ne de eleştirmenler nezdinde başarılı olması Frank Capra’yı çok üzüyor. Capra, halkın, filmine soğuk yaklaşımını, savaş öncesi en büyük özelliği olan “Amerikan halkının ne izlemek isteyeceğini tahmin etme yeteneği”ni kaybettiği yönünde yorumluyor. İkinci Dünya Savaşı’nın ardından seyirci sosyal gerçekçilik görmek istiyor. Capra’nın izleyiciye şimdiye kadar verdiği “çok çalışarak ve gönülden isteyerek her şeyi başarabilecekleri” mesajı artık bayat kaçıyor. Amerikan halkının ne görmek istediğini artık Elia Kazan veya Billy Wilder gibi yönetmenler daha iyi anlamaya başlıyor.
Savaşın etkileri üstüne yapılan araştırma, yazılan kitap, çekilen film sonsuz. Bu belgeseli benzerlerinden ayıran konuya hem dünya hem de sinema tarihi perspektiflerinden bakması. Rahat izleniyor, filmin sonunda da çoğu izleyici daha önce bilmediği epey bilgiyi öğrenecektir. Abidik gubidik dizileri izleyeceğinize bu haftasonu bu belgeseli izleyin de o Netflix üyeliğiniz bir şeye yarasın. (Sürpriz son: Yazarın kendisi haftasonu Adam Sandler’ın yeni filmi Sandy Wexler’ı izledi)