“Benim Çocuğum” belgeselinin yönetmeni Dipnot.tv’ye konuştu

Çarşamba, 27 Şubat 2013 12:11

Son zamanlarda Avrupa başta olmak üzere birçok ülkede eşcinsel hakları konusunda çıkarılmak istenen yasalar, bu yasaları destekleyenler ve karşı olan kişilerin eylemlerinin gölgesinde, Türkiye’de bir film vizyona giriyor.

2010 yılında, nefret cinayetine kurban giden bir trans kadının acılı annesinin sarf ettiği “koskoca dünyaya benim çocuğumu sığdıramadılar” cümlesi üzerine etkilenen, kendisi de baba olan Can Candan bu süreci ve bu ailelerin yaşadıklarını filme çekmeye karar verdi.

Benim Çocuğum belgeselinde çocukları LGBT (lezbiyen, gey, biseksüel ve trans) bireyler olan bir grup anne ve babanın deneyimleri onların ağzından anlatılıyor. 82 dakikalık uzun metraj belgeselde muhafazakar, homofobik, transfobik bir toplumda bir yandan aile, bir yandan da aktivist olmanın ne anlama geldiğini yeniden tanımlayan yedi ebeveynin deneyimleri aktarılıyor.

[wzslider autoplay="true" transition="'slide'"]

Ayrıca, ‘LGBT Aileleri İstanbul Grubu’na (LİSTAG) destek veren, içinde milletvekillerinin de bulunduğu aktivist grupların eylemlerini de gördüğümüz film de, aktivistlerin dünden bugüne neler yaşadığı aktarılıyor.

Şimdiye kadar anlatılan hikâyelerden tamamen farklı bir durumu bize göstermeye çalışan Can Candan’ın belgesel filmi Benim Çocuğum, 21 Şubat Perşembe günü !f Uluslararası Bağımsız Filmler Festivali kapsamında halka açık ilk gösterimini yapacak.
Vizyona girdiğinde birçok tartışmaya yol açacağa benzeyen filmin yönetmeni Boğaziçi Üniversitesi Öğretim Üyesi Can Candan Dipnot.TV’nin sorularını yanıtladı.

Belgeselde deneyimlerini aktaran aileler ile nasıl tanıştınız?
LiSTAG yani LGBT Aileleri İstanbul Grubu filmde yer alan yedi ebeveynin de içinde bulunduğu ve 2008’den bu yana örgütlü olan bir destek ve dayanışma oluşumu. Bu oluşum ile ilk tanışmam Ekim 2010’da Boğaziçi Üniversitesi Kültürel Çalışmalar Programı’nın düzenlemiş olduğu “Türkiye’de Queer ve Trans Kimlikler” başlıklı bir konferanstaki sunumları sırasında oldu. O günden bugüne de bu belgesel bağlamında ortak çalışmamız devam ediyor.

Boğaziçi üniversitesinde öğretim görevlisi olarak çalışıyorsunuz. Bir öğretim üyesi olarak bu filmi çekmeye nasıl karar verdiniz?
Benim akademik uzmanlık alanım belgesel sinema. Bu alanda hem kuramsal, hem de uygulamaya yönelik çalışmalar yapıyorum. Beni etkileyen sosyal ve politik konularda da belgesel filmler yaparak üretimde bulunuyorum. Biraz önce bahsettiğim konferansta filmde yer alan ebeveynlerin hikâyeleri beni çok derinden etkilemişti. Hem yetişkin bir çocuk olarak, hem de bir ebeveyn olarak. Türkiye gibi tutucu bir toplumda, homofobi ve transfobiye karşı çok etkili ve ilham verici bir müdahalede bulunduklarını, aile ve aktivist olmanın ne olduğunu bize sorgulattıklarını düşündüm. Bu film fikri de bu şekilde ortaya çıktı.

Film süresince aileler ile iletişiminiz nasıl oldu? Filmde hikâyesini paylaşmak istemeyen ya da sizin yer vermek istemediğiniz aileler oldu mu?
Filmde yer alan ebeveynlerle o konferanstan beri birlikteyiz. Bu aileler kabullenme süreçlerinde belli bir noktaya gelmiş olan, deneyimlerini kendi isimleri, görüntüleri ve sesleri ile kamera karşısında, yani kamusal alanda paylaşmaya kendilerini hazır hisseden aile bireyleri. Film yapım sürecinin başından beri ortak bir çalışma içinde, sorunsuz bir süreç yaşadık. Ben de geniş LİSTAG ailesinin bir parçası oldum bu süreçte.

Çekim ve kurgu aşamasında en çok zorlandığınız an neydi?
Biz bu filmin bir an önce yapılmasını istedik. Bir an önce daha çok insanın LİSTAG ailelerinin hikâyesini duymasını istedik. Ama tabii ortada bu iş için herhangi bir bütçe yoktu. Film için gereken bütçeyi oluşturmak için yaptığımız çalışma bizi yavaşlattı. Diğer taraftan da kurgu aşamasında birçok bireysel hikâyeyi ve deneyimi filmin dışında bırakmak zorunda kaldık. Bazı hikâyelerden vazgeçmek kolay değildi ama sonuçta insanların ilgilerini kaybetmeden, sıkılmadan izleyebilecekleri bir anlatı sunmanız da gerekiyor.

Filmle yönetmenlik dışında başka bir bağ oluşturdunuz mu?
Her yaptığım filmin meselesinin benimle ve hayatımla doğrudan ve güçlü bir bağı oluyor. Yoksa seneler süren bir üretim sürecinin içinde yer alıp da işin sonunu getirmem mümkün olmaz. LİSTAG ebeveynlerinden ve aktivist arkadaşlarımdan bu süreçte çok şey öğrendim ve öğreniyorum. Bana da birey olmak ne demek, aile ve ebeveyn olmak ne demek, koşulsuz sevgi ve kabul ne demek, aktivist olmak ne demek bunları sorgulattılar.

Çekim aşamasında veya sonrasında herhangi bir baskı ile karşılaştınız mı?
Şu ana kadar hiçbir baskı ile karşılaşmadık. Tam tersi bizi çok duygulandıran ve teşvik eden müthiş bir destek ve dayanışma söz konusu. Bu film şimdiye kadar bizi maddi manevi desteklemiş olan yüzlerce kişinin sayesinde gerçekleştirildi.

Film Anadolu’da vizyona girecek mi? Anadolu’da yasayan ailelerin tepkilerinden korkuyor musunuz?
Film 24 Şubat, saat 13:00’te !f Uluslararası Bağımsız Filmler Festivali kapsamında yer alan !f2 projesi sayesinde İstanbul dışında Anadolu’nun çeşitli bölgelerindeki 26 şehirde İstanbul Fitaş Sineması’ndaki gösterimle eş zamanlı olarak izleyicilerle buluşuyor. Bu şehirlerin ve mekanların listesine !f Festivali’nin internet sayfasından ulaşılabilir. Bu tabii klasik anlamda bir vizyona girme durumu değil. Bir filmin vizyona girebilmesi için film dağıtımcılarının ilgi göstermesi gerekiyor. Biz de şu anda onların ilgilerini çekmeye çalışıyoruz. !f Festivali’ndeki üç gösterimin biletlerinin festival başlamadan tükenmiş olması ve ek bir gösterim konması bu filme yoğun bir ilgi olduğunu gösteriyor. Bu filmde anlatılan hikâyeler herkesi gönülden etkileyebilecek güçte hikâyeler. Bu hikâyeleri dinleyen gönlü açık bir insanın olumsuz bir tepki verebileceğini zannetmiyorum.

Film medyada geniş yer buldu. Filminizin bir misyonu olduğunu düşüyor musunuz?
Tabii ki. Bu filmin misyonu insanların birbirlerinin hikâyelerini dinlemelerine ve birbirlerine gönüllerini açmalarına aracı olmak ve bu şekilde toplumda bir farkındalık ve dönüşüm sağlamak çünkü ben LGBT bireylerin ayrımcılığa uğradığı, dışlandığı, temel hak ve özgürlükleri ellerinden alındığı, şiddet gördüğü, öldürüldüğü bir toplumda yaşamak istemiyorum. Herkesin eşit ve özgür olamadığı bir toplumda kimse kendini gerçek anlamda eşit ve özgür hissedemez diye düşünüyorum.

Film bundan sonraki farkındalık sürecinde nasıl bir rol oynayacak?
Bu film LİSTAG’ın şimdiye kadar verdiği mücadeleye eklemlenen bir film. Henüz gösterime girmeden bile basının ilgisini çekerek, ailelerin hikayelerini paylaşmalarına vesile oldu. Birçok insanın kalbine dokunduğu ve de bir farkındalık yarattığı ortada. Bundan sonraki süreçteki etkisini birlikte göreceğiz diye ümit ediyorum.

Gey, lezbiyen veya trans çocuklara sahip olan birçok aile bu durumu görmezden geliyor veya saklıyor. Sizin filminizde ortaya koyduğunuz tez ise bu durumun tam tersi. Bu ailelerin tepkilerinden çekiniyor musunuz?
Evet, ‘Benim Çocuğum’daki hikayeler şimdiye kadar medyadan okuduğumuz veya etraftan duyduğumuz hikayelerden farklı hikayeler. Bu filmin çocuklarının LGBT bireyi olduğunu düşünen veya öğrenip de bunu kabullenmekte zorlanan, kabullenme ve kendi açılma süreçlerinin çeşitli noktalarında olan aile bireylerine yalnız olmadıklarını hissettireceğini, onlara duygusal anlamda destek olabileceğini, çocuklarına destek olmanın ve onları koşulsuz sevmenin de mümkün olduğunun ümidini verebileceğini düşünüyorum.

Röportaj: Rabia Çelik