“Ben hep ikinci adamdım” Tuncel Kurtiz’in ağzından kendi hayat hikayesi

Cumartesi, 28 Eylül 2013 09:35

fft22_mf1670248 (1)
Tuncel Kurtiz’in, 2009 yılında Mithat Alam Film Merkezi’ne konuk olduğu ve Ahmet Boyacıoğlu ile Burçak Evren’in yönettiği uzun sohbetten kısa anılar…

YILMAZ GÜNEY’LE TANIŞMA

Yılmaz Güney’le 1957 yılında tanışmıştım. Ben hukuk fakültesinde okuyordum, ya da bırakmıştım, İngiliz filo- lojisine geçmiştim, yahut galiba felsefedeydim. (…) Yılmaz da iktisat fakültesindeydi. O da Cep Tiyatrosu’na girdi bir ara. Fakat asistanlık yapmaya başladı. Yani bir tanışıklığımız yoktu o zaman. Bebek’te bir apartmanın bodrum katında oturuyordu. Bir daktilosu vardı masada, bir de sandalyesi. Asabi bir çocuktu. Komünistti. Ben de komünisttim. Ama komünizmin ne olduğu nu da bilmiyorduk yani.

…Elimizde Marksizm Nedir? diye Remzi Kitabevi’nden bir kitap var. Bir tane de yine Remzi Kitabevi’nden Mülkiyetin Tarihi diye bir kitap var. Ama okuyoruz. Ve bir şey var, bir haksızlık var. Yılmaz bir köylü çocuğu. Benim dedelerim paşa, babam kaymakam, sonra vali muavini, dayım Halk Partisi milletvekili filan, öyle bir yerden geliyorum. Parayla pulla hiç me selem yok. Ben kendimi Kafka filan zannediyorum. Ara sıra Joy ce zannediyorum, ara sıra Spinoza zannediyorum. Yani her şeyi zannediyorum. Aynaya bakınca “Amma yakışıklıyım,” diyorum. Ama Türk sinemasıyla en ufak bir ilgim yok. Yılmaz’la arkadaşlığımız böyle başlıyor.

BEN HEP İKİNCİ ADAMDIM

Bana asla yapabileceğimin ötesinde bir iş vermediler. Ben hep ikinci adamdım. Bir yerde tamamlıyordum bir şeyi. Bir türlü uçmama fırsat gelmedi aslında. Uçmak istiyorum, uçamıyorum. O rol gelmiyor bir kere. Hep arada duruyorum. Hep tırnaklarımla yavaş yavaş tırmanmaya çabalıyorum. Hika- ye bu. Nihayet Hudutların Kanunu’nda bir gün Lütfi Abi dedi ki, “Bak, Tuncel, sana bir sahne var, buradan oraya kadar otuz metrelik plan. Bir defa çekeceğim. İki defa çekemem. Filmim yok. Bir defada çekmemiz lazım. Hadi bakayım”. Gittim, “Nasıl oldu hocam?” dedim. “İdare eder,” dedi, gitti.

UMUT’TAN SONRA YURDA DÖNEMEDİM

Umut’u Cannes’a götürmenin yolunu arıyoruz, bir türlü bulamıyoruz. Kaçırmanın yolu yok, sansür izin vermiyor. Arif Keskiner, Osmaniyeli eski ‘komünist Arif’, aldı “Ben gö- türürüm ağabey filmi” dedi. Gitti Yeşilköy Havaalanı’na, bavulun içine koydu filmi. Bir hamala verip “Al sana beş yüz lira” dedi, “Bu bavulu uçağın yanında göreyim, beş yüz lira daha vereceğim” dedi. Hamal götürdü oraya, geldi beş yüz lirasını da aldı. Bin liraya Cannes’a uçtu. Benim uçakla girişim tehlikeliymiş. Kara yolundan çıkardılar beni. Çıktım, Cannes’a gittim. Kanadalı bir yapımcıyla filmleri konuşurken haber geldi; filmi bağlayamıyorlar. Karmakarışık bobinler halinde doldurmuşlar bavulun içine. Filmi bilen tek ben varım. “Hadi Arif” dedim, girdik.

Oradan bağla, buradan bağla, şunu yap, bunu yap, derken filmi bitirdik, bağladık ve doğru sinemaya gönderdik. Bir kapıda ben durdum, bir kapıda Arif durdu. Büyük alkışlarla, büyük bir beğeniyle karşılandı film. Ondan sonra sahneye çıktık. Sahnede dedik ki “İşte bu filmi yasaklıyor bizim faşistlerimiz”. Dilimizi tutamıyoruz çünkü. “Ama biz getirdik. Bu filmde ne var?” dedik. Alt tarafı bir tane polis, arabacıyı defediyor, öteki adama da “Buyurun efendim” diyor. Buna takıyor sansür. Ondan sonra, tabii ben böyle söyleyince, Yılmaz da orada filmi kaçırmaktan mahkemeye veriliyor. O sırada 12 Mart bastırmış. Cannes’da filmi takdim ederken ben kaçırdım deyince Arif geri dönüyor, ben dönemiyorum. Ve böylece benim Avrupa maceram başlıyor.

fft22_mf1670235

UMUT VE SÜRÜ SAYESİNDE İŞ BULDUM

Yılmaz Güney’le ilgili şunu söyleyebilirim: Yılmaz’la yaptığım Sürü ve Umut filmleri, bana iki kanat olmuştur Avrupa’da. Aldığım bütün işler aslında, bu iki filmde gösterdiğim performansı gören batılı rejisörler tarafından bana teklif edilmiştir. İsrail’de iki tane filmde oynadım, İtalya’da bir filmde, Fransa’da iki filmde oynadım. Almanya’da birçok filmde oynadım. Bunlar hep Umut ve Sürü’den dolayı olmuştur.

YILMAZ GÜNEY ELİNE KIZIL BAYRAK ALSIN…

‘Umut’ çıktığı zaman Halit Refiğ’den bir eleştiri geldi. Dedi ki “Bu film bir Hıristiyan filmidir”. Doğru tarafları da vardır. Ama Hıristiyan filmi değildi. Neden “Hıristiyan filmidir?” dedi. “Çünkü,” dedi, “Bizim Türkiye’mizde loncalar vardır. Bir arabacının atı ölürse öteki arabacılar ona bir at alırlar,” dedi. Biz de “Öyle şey olmuyor artık,” dedik; “O senin rüyan, hayallerinde var”. Kemal Tahir üstadımız “Bu ne biçim iştir?” dedi; “Ne lüzumu var böyle at arabacısı filan? Endüstri yel bir dönem yaşıyoruz, sanayi devriminin içindeyiz. Bir şoförü ele alsaydı,” dedi. Sosyalist gazetesinde Hikmet Kıvılcımlı’nın ise şöyle bir eleştirisi çıktı: “Biz Yılmaz Güney’i elinde kızıl bayrağıyla arabacılar grevinde ön safta görmek isterdik.”

TARIK DİYE BİR ÇOCUK VAR…

Sürü çekilirken “Hamo’yu kim oynayacak?” diyorlar Yılmaz’a hapishanedeyken. Yılmaz diyor ki, “İhtiyarı bulun”. “İhtiyar kim Yılmaz Bey?” diye soruyor Zeki. “Tuncel Kurtiz” diyor. “Ağabey” diyorlar, “O şimdi Almanya’da bir film çeviriyormuş”. Yılmaz di-yor ki “Şu Hürriyet gazetesine bir ilan verin, o gelir”. Ben de o sırada Türkiye’ye doğru, E5 Karayolu diye bir belgesel çekiyorum. Türkiye’ye gelirken de Yılmaz’ın sevdiği kokuları aldım. Paco Rabanne severdi. Güzel kadife pantolon aldım, tahta ayakkabılar aldım hapishanede ayağı rutubet kapmasın diye. İki şişe konyak aldım, bir viski aldım, nasılsa sokarım içeriye, dedim. Geldim ve herkes dedi ki “Yılmaz seni arıyor”.

“Allah Allah, Yılmaz beni niye arıyor?”. Ertesi gün haber salındı ve ben cezaevine gittim. Biz kapıdan girince birdenbire pencere açıldı ve demir parmaklıkların arasından Yılmaz göründü. Gülümsedi ve kafasıyla bir işaret yaptı. Ben de karşılık verdim ve “Tamam,” dedim, “Oldu bu iş.” Girdik içeri, müdürün odasına. Ben çıkardım viskileri, kokuları, şunları bunları verdim. Yılmaz dedi ki, “Müdüre de ver bir şey Tuncel”. Müdüre de bir konyak verdim orada. Ondan sonra konuştuk. Bana senaryoyu verdi. Ben de o arada Otobüs filminden dolayı Tunç Okan’la fena halde bozuşmuşum. Onun da oynayacağına dair bir şeyler duymuştum. Dedim ki “Valla Tunç Okan oynuyorsa oynamam Yılmaz”. “Yok, yok” dedi, “Tarık diye bir çocuk var, Melike var. Çok iyi olacak ihtiyar,” dedi.

fft5_mf210453

ÖZTÜRK FAŞİST DEĞİL, PALYAÇODUR…

Öztürk Serengil’e bayılırdım. Öztürk’ü oynatmak istedim Berlin’de, Keşanlı Ali’de. Birdenbire Peter Stein beni çağırdı, “Tuncel” dedi, “Çok kötü şeyler oluyor. Tiyatroya büyük tehditler yağıyor, ‘Yakarız, ederiz. Bu faşisti nasıl oynatırsın?’ diye”. “Kimmiş faşist?” dedim. “Bütün sol gruplardan yazılar geliyor, “Faşist Öztürk Serengil’i oynatmayın, yakarız” diyorlar” dedi. Dedim ki “Öztürk faşist filan değil. Öztürk palyaçodur.” Harika, inanılmaz bir palyaçodur yani. İnanılmaz! (…) “Sana faşist diyorlar Öztürk ya” dedim. “Yok be İbrahim!” dedi, “Bir gün” dedi, “Ben Sheraton’dayım. Aşağıda MHP’nin bir eğlencesi varmış, beni de çağırdılar. Gittim, baktım, Türkeş orada. Yakaladım kelleyi, ‘Vay be! Kelleye bak!’ dedim. Ağabey, ben artık gelmeyeyim,” dedi, “Bu işin tadı kaçtı.”

AĞABEY NE YAPIYORUZ BİZ YA…

Tunç Okan geldi, beni buldu Zürih’te. “Film yapacağız ağabeyciğim” dedi. “Yapalım ağabey” dedim. Dedi ki “Sen bir dişçi olacaksın. Ben avukat olacağım. İkimiz de devrimciyken sonra birdenbire birimiz devrimci olmaktan vazgeçeceğiz. Ondan sonra aynı kızı seveceğiz. Chopin çalarken düelloya çağıracağım ben seni.” Dedim, “Ağabey ne yapıyoruz biz ya?”.

ERDEN KRAL VARSA BEN YOKUM…

Onat Kutlar dedi ki “Tuncel, ben bu Hakkari’de Bir Mevsim’i senin için yazdım. Sen oynayacaksın.” “Oynamam ağabey,” dedim. Oynamam. Bir adam bir rejisöre inanmıyorsa nasıl oynar? Sonra Berlin’deydim. Yılmaz Güney’den telefon geldi. “Yol filmini çekiyoruz. Senin gelmeni istiyorum” dedi. “Gelirim” dedim, “Rejisör kim?”, “Erden Kıral” dedi. Bunun üzerine kusura bakma deyip reddettim. Arkasından telefon geldi tekrar, “Erden bıraktı, Şerif başlıyor” dedi. O zaman da ben Schaubeuhne’yle mukavele imzalamıştım. Mecburen, Yol filmine gelemedim. Benim yerime Necmettin Çobanoğlu oynadı ve çok da güzel oynadı.

BEN KİME YARDIM ETMİŞİM Kİ…

Sürü filmiyle Türk Sinema Yazarları Derneği bana Yardımcı Erkek Oyuncu Ödülü’nü verdi. Tarık Akan da En İyi Erkek Oyuncu ödülü aldı. Tarık çok iyi oynadı tabii ama “Ben kime yardım ettim?” dedim yani. Mesela film Fransa’da oynadığı zaman benim koskocaman bir portremi koymuşlardı afişe. Türkiye’de “Tarık Akan, Melike Demirağ, Tuncel Kurtiz” diye yazar; Fransızlar ise “Tuncel Kurtiz, Melike Demirağ, Tarık Akan” diye yazmışlar. Ama Sinema Yazarları ben yaşlı olduğum için yardımcı oyuncu ödülü veriyor. Yani, genç olman lazım En İyi Erkek Oyuncu ödülünü almak için. Bir sitem vardı tabii.

fft22_mf1670238

HER JÜRİ ÜÇ MAYMUN’A MI ÖDÜL VERECEK

Altın Portakal jüri başkanlığımdan dolayı beni sanat sinemasına karşı ticari sinemadan yana olmakla suçladılar. Üç Maymun’a ödül vermedik diye. Canım, her jüri Üç Maymun’a vermek zorunda mı? Üç Maymun çok önemli bir film. Nuri Ceylan çok önemli bir reji sörümüz. Zeki çok önemli bir rejisörümüz. Hepsinin bir değeri var. Ama bu jüri değerlendirdi ve bu kararı verdi. Nokta aldı ödülü. Benim için Nokta’daki o tek plan, Tuz Gölü’ndeki tek plan, bir deha eseridir. Yalnız Türkiye’de değil, dünyada da. Oyunculuk da çok önemlidir. Tabii, ben her istediğimi yaptıramazdım. Bir jüri vardı ve o jüri sonuna kadar direndi birbirine. Sonuna kadar tartıştı ve sonunda da bu kararları verdi.

MEĞER RANDEVUEVİYMİŞ

(Sürü’yü çekerken) Yolda bütün para bitti. Karpuz çaldı yolda İzzet, onu yiyoruz… Ankara’ya geldik. Kumarhane sahibi Siirtli Osman karşıladı bizi. Bir kebapçıya götürdü önce. Lahmacun, kebap, aç karnına bir güzel yedik. Ondan sonra bizi bir otele götürdüler. Gece birdenbire polis geldi kapıya, “Burası kapanmıştı. Ne zaman açıldı?” dedi. Meğer ran-devueviymiş orası. Melike “Ben kalmam burada,” dedi. Melike’yi gönderdik. Biz kaldık mecburen…

(radikal.com.tr)