Ben de Yazdım: Kış Uykusu’ndan Uyanmak

Salı, 8 Temmuz 2014 14:49

Dipnot Tablet sinema köşesinde Ali Arıkan, Cannes Film Festivali’nde Altın Palmiye ödülünü alan Nuri Bilge Ceylan’ın Kış Uykusu filmini sizin için yazdı.

 

Ben de Yazdım: Kış Uykusu’ndan Uyanmak

Ve bir kaya hiç acı duymaz,

Ve bir ada hiç ağlamaz.

– “I am a Rock” (Ben Bir Kayayım), Paul Simon

 

Ada değildir insan, bütün hiç değildir bir başına; anakaranın bir parçasıdır, bir damladır okyanusta…

– Meditasyon XVII, John Donne

 

İnsanın insana verdiği yokluktur ancak.

Ve bu kıyı sahanlığı gibi derinleşir gitgide.

– “This Be the Verse” (Bu Olsun Şiir), Philip Larkin

 

Hiciv bir tür camdır. Ona bakanlar kendileri dışında herkesin yüzünü görürler.

– “The Battle of the Books” (Kitapların Savaşı), Jonathan Swift

 

“Zaten o Rus oyunlarından da nefret ederim. Hepsinde pencereden dışarı bakan kadınlar, ‘ördekler Moskova’ya gidiyor’ diye mızmızlanırlar.”

– “Withnail and I,” (Yön. Bruce Robinson)

 

Türkiye’nin üçüncü Cumhurbaşkanı ve zamanının büyük komitacısı Celal Bayar (nam-ı diğer Galip Hoca), bilen, bilmeyen, katılan, katılmayan, hatta neredeyse kaçanlar da dâhil her önüne gelenin Kurtuluş Savaşı’yla ilgili kitap çıkarmasına en sonunda dayanamayıp anılarını kaleme aldığında, eserinin adını “Ben de Yazdım” koyar. Altı ciltlik eser, muazzam bir biyografidir; zaten bu gibi içten, karşı koyan haykırışları da insan, ancak takatinin sonuna gelince yazar.

Nuri Bilge Ceylan’ın Cannes Film Festivali’nde Altın Palmiye kazanan yeni filmi “Kış Uykusu”yla ilgili Türkçe bir yazı yazmayı planlamıyordum. Türlü sebeplerden dolayı filmi, gösterime girdikten iki hafta kadar sonra izleyebildim; vizyondaki filmlerle ilgili gösterime girdikten sonra eleştiri yazısı yazmayı gereksiz bulurum. Zaten Ceylan’ın bir önceki başyapıtı “Bir Zamanlar Anadolu”yla ilgili sayfalarca yazmıştım. Yeni filmi de Amerika’da sonbaharda gösterime gireceğinden, orada yayınlanacak bir yere yazarım diye düşündüm. Sonra filmi izledim. Ve hakkında Türkiye’de çıkan yazıları okudum. Eleştiri veya tanıtım adı altında yazılan abuklukları görünce rahmetli Galip Hoca gibi ben de yazmaya karar verdim.

“Kış Uykusu” ile ilgili yorumların çoğu kulaktan dolma ve basmakalıp sözcükler, tanımlar ve benzetmelerle dolu. Hepsi birbirinden derin. “Ataerkil toplumun yarı aydını”… “Feodaliteden kopmayan iktidar olgusu”… “Bergmanvari politik bir film”… Ceylan’ın filmine Stendhal ve Attila İlhan’dan apartarak “insanlığa acımasız bir ayna tutmuş” diyen de var; söyleyecek bir şeyi olmayınca (illa ki edebiyat paralanacak ya) Nazım Hikmet’ten arak “Mutsuzluğun kışını çizmiş” diyen de. Sanki adamın bundan önceki tüm filmleri hayvanlar âlemi belgeseliymiş gibi “bu film insanı anlatıyor ancak konusuz” diyenimiz de var, “hayır ‘konulu’ demek illa giriş, gelişme, sonuç mu olmalı” diye son yılların en önemli edebi tartışmasını açan da. Sadece sanat dünyası veya popüler kültür camiası değil, siyaseti, ekonomisi, her şeyiyle sığ olan Türkiye’nin entelektüellerinin bu kadar avam yorumlar getirmesine şaşmamak lazım.

a3-0101Filmi izleyenleriniz, bu serzenişlerimi “Kış Uykusu”nun ana karakteri Aydın’ın etrafındakileri küçümseyen görüşlerine benzetebilir. Doğruya doğru, bir yere kadar haklı da olabilirsiniz; bunu da baştan teslim ederim. İyi de filmdeki Aydın’ın yaşındaki İstanbullu Aydınlar okuduğum kadarıyla hiç üstlerine alınmamış. Bravo yani. 1970’lerde solculuk oynayıp, sonra 80’lerde bir yerden parayı bulunca Ece Bar’da demlenirken Özal’ın büyüklüğüne destanlar yazan “ataerkil toplumun yarı aydını” ben değil onlardı. 28 Şubat’ı da bir zamanlar Tansu Çiller’i destekledikleri şevkle savunanlar, sonra da ülkeye İkinci Cumhuriyet gelecek diye üçüncü Meşrutiyet’in gelmesine ön ayak olanlar da yine aynı insanlardı. Eğer Cumhuriyet’i “köhnemiş sistem,” iyi kötü yetiştirdiği rasyonel ve dünyaya açık görüşü de “halkı ezen bir kibrin gerisinde saklanan özgüvensizlik” diye yaftalayacaklarsa, hedef tahtasının tam ortasına da kendilerini koymaları gerekir. Koymazlarsa samimi de olamazlar.

Hoş, İstanbul liberalistaları da bir yere kadar haklılar. “Kış Uykusu”, zaten gönülden inandıkları önyargılarını teyit edecek bir film. Her haliyle Cumhuriyet’in yetiştirdiği şehirli ve okumuş kesimleri Aydın (Haluk Bilginer) karakterinde “bir işe yaramayan, ruhunda diktatörler” olarak yaftalıyor. Geriye kalanlarsa onun pasif agresifliğinde ezilen halk. Her karakterin Türkiye’deki belli bir zümreyi temsil ettiği sahte Fakir Baykurt öyküsü tadındaki amatörlük kokan senaryoda, ülkeyi son 12 yıldır yöneten anlayışsa nedense tam olarak bir vücut bulmamış. The Who’nun “Won’t Get Fooled Again”inde olduğu gibi “İşte yeni patron; aynı eski patron” demek istiyor zahir. Bunun gibi nitelikli bir analizi üniversite birinci sınıftaki öğrenci “Siyaset Bilimine Giriş” dersinde yapsa amfiden kovulur.

Kapadokya’nın ortasında, Peri Bacaları’nın içine oyulmuş evlerden oluşan bir otel. İsmi Hotel Othello. Oteli hayırsever bir derebeyi gibi yöneten sahibi Aydın (Haluk Bilginer), yirmi beş sene İstanbul’da tiyatroculuk yaptıktan sonra Kapadokya’daki baba yadigârı mala konmuş. Otel dışında, civardaki ev ve arsalardan oluşan adeta küçük bir tımara hükmediyor. Genç karısı Nihal (Melisa Sözen) ve kocasından boşanmış kardeşi Necla (Demet Akbağ) ile Aydın aynı otelde ama diğer her anlamda onlardan – özellikle karısından – ayrı yaşıyor. Küçük adalardan oluşmuş bir arşipel gibi Hotel Othello; herkes kendi adasında Robinson Crusoe’luk oynuyor, küçük yalanlarıyla Aydın’ı inceden manipüle etmeye çalışan kâhyası Hidayet (Ayberk Pekcan) dâhil.

Aydın’la Hidayet yolda giderken bir çocuğun attığı taş ciplerinin camını kırıyor. Olay yerinden hızla kaçan ama suya düşüp sırılsıklam olan çocuğu yakalayıp evine götürdüklerinde öğreniyoruz ki oğlanın babası İsmail (Nejat İşler) ve amcası Hamdi (Serhat Mustafa Kılıç), Aydın’ın varlıklarından bile habersiz olduğu kiracılarından. Kirayı geciktirdiklerinden dolayı haciz gelmiş olan derme çatma evin önünde Hidayet ve İsmail’in tartışması yumruklaşmanın eşiğine geliyor ama Hamdi’nin mütebasbıs tavırları ve Aydın’ın olaydan duyduğu rahatsızlığın bileşimiyle kavga engelleniyor ve herkes kendi yoluna gidiyor.

Nuri Bilge Ceylan’ın sinemasının alışılagelmiş, hayranlık uyandıran, sakin estetiğiyle başlayan film, ilk önce şiir gibi gelişiyor. Görüntü yönetmeni Gökhan Tiryaki’nin kamerası Kapadokya’nın yerden, şekilsiz mantarlar gibi fışkıran coğrafyasını adeta başka bir gezegenmiş gibi betimliyor. Kapkara paltosunu sırtında ortaçağdaki bir lordun kalın pelerini gibi taşıyan Bilginer, karakterine tamamen hâkim, oynadığı sahnelerin tapusuna ismini yazdırıyor.

Fakat sonra karakterler yavaş yavaş konuşmaya başlıyor. Ama ne konuşma. Sohbet ediyormuş gibi görünse de herkes kendini aslında evrenin merkezinde sanıyor; tirat tirat üstüne konuşuyor da konuşuyor. Diyalog değil monolog bunlar. Susmak bilmiyorlar. Neredeyse üç buçuk saat boyunca birbirinden gıcık bir avuç karakterin, sığ, üç duble sonrası herkesin rakı masasında dile getirdiği ipe sapa gelmeyen diyaloglarının hepsi sahte. Bir yere kadar Ceylan ve senaryoyu birlikte yazdığı karısı Ebru’nun anlatmak istediği noktalardan biri de modern dünyadaki “diyalogsuz diyalog” olabilir. Ama hiç de orijinal olmayan bu eleştiriyi neredeyse dört saatlik film yaparak anlatmak da matrak.

Kis-Uykusu-2Ana karakterin adını Aydın yaptıktan sonra çok ezoterik bir şey anlatıyormuş gibi filmin ve Ceylanlar’ın “anlayan anladı” diye büyüklük taslaması beni sinir etti. Son birkaç yılın siyasal simgeleri o kadar bodoslama ve fütursuzca filme entegre edilmiş ki anlamamak için zaten odun olmak lazım. Yüzündeki acılı ifadeyi bir Maori dövmesi gibi taşıyan küçük bir çocuk, Aydın gibi bir Beyaz Türk’e taş atınca filmin ne demek istediği bariz. Aynı şekilde çocuğun büyüyünce polis olmak istemesi ve ona yardıma gelmiş modern liberal Nihal’in bunu duyunca irkilmesi de. Nihal’in yardım toplamak için bir araya getirdiği bölgenin ileri gelenlerini Aydın’ın “çapulcu” diye nitelendirmesi ise manipülasyondaki son nokta. İncelikten uzak bir yaklaşımla siyasi ögeleri hikayeye kazık gibi çakarak verilen mesajlar belli bir süreden sonra komiklikten çıkıp can sıkıcı olmaya başlıyor.

Filmde gerçek hayatla birebir paralellik kurma gibi bir tutku var. Bana Michael Haneke’nin gereğinden fazla değer verilen filmi “Caché”yi anımsattı doğrusu. O filmde Fransa’nın Cezayir’de yaptıklarıyla beş yaşındaki bir çocuğun söylediği yalan sonucu üvey kardeşinin hayatını kaydırması arasında kurulan bağ ne kadar saçma ve saygısızcaysa, “Kış Uykusu”nda sadece yönetmen ve senaristin mesaj vermek için yarattıkları, gerçekten çok uzak, sahte karakterler ve pek nadide mizansen de bir o kadar sersemce.

“Kış Uykusu” karakterlerinin hepsine o kadar antipatiyle yaklaşıyor ki “Bir Zamanlar Anadolu’da”nın candan hümanizminin yerini alaycı bir nihilizm alıyor. Temel bir felsefesi veya duygusal bir merkezi yok filmin. “Amaca uygunluk” dışında hiçbir kavrama önem verilmemiş. “Aslında Neandertaller’den farkımız yok. Ne kadar medenileşirsek medenileşelim doğadaki güç kavgasının bir esiriyiz biz. Buna bir de sınıf çatışmasını ekleyince işimiz iş. Böyle gelmiş, böyle gider.” Vay be. Çok iyi. “Masum değiliz” sadece beni baygınlığa sürükleyen bir Sezen Aksu şarkısı değil demek ki. Neredeyse 3000 yıldır hem doğu hem de batı felsefesi aynı şeylere kafa yormasaydı, bu kulaktan dolma bilgilerle dolu üç şehirlinin bitmek bilmez konuşmaları ya da ezilip büzülen taşra ahalisinin evde dokunmuş aforizmaları belki etkileyici olabilirdi. Belki.

Senarist Jon Spaihts’in bir lafı var: “Diyalog, söyleyeceklerini birkaç dakika toparladıktan sonra söyleyen gerçek insanların konuşması gibi olmalıdır.” “Kış Uykusu”ndaysa karakterler üstünde beş sene çalışılmış edebi eser niteliğinde konuşuyorlar. Tabii bu da bir tarzdır ama sonu gelmeyen teatral monologlar, filmin diğer sahnelerindeki doğal, hatta doğaçlama hissi veren diyaloglarla teknik bir tezat oluşturuyor. Rahmetli Sevgi Soysal’ın “Yenişehir’de Bir Öğle Vakti” romanında, bol keseden solculuk atıp tutan bir karaktere arkadaşının dediği gibi karakterler burada kitap gibi konuşuyor. Üçüncü sınıf Türk dizilerindeki karakterler dışında kimse böyle konuşmaz. Ceylan da zaten bunun farkında, “Türk dizisi diyaloğu” eleştirisinin önüne geçmek için bu minvalde bir gönderme yapmış filmde. Yemezler, canım. Ha Michael Bay’in Transformers 4’te “Hollywood da artık sadece iğrenç devam filmleri yapıyor” esprisi, ha bu. “Üç Maymun” ve “Bir Zamanlar Anadolu’da”nın senaryolarında Ceylan’la birlikte çalışan Ercan Kesal bu sefer yapım kadrosunda yok. İngilizceden çeviri “Cehenneme giden yol iyi niyet taşlarıyla döşelidir” vecizesini sanki çok matah bir şeymiş gibi bir değil iki kere senaryoda kullanmanın ne kadar saçma olduğunu bilip, onun yerine “Merhametten maraz doğar” yazacak kadar yerele hâkim olan Kesal’ın yokluğu kendini çok belli ediyor.

“Kış Uykusu” kendini olduğundan çok akıllı zanneden bir film. Çeşni gibi serpiştirilmiş göndermeler de göze batıyor. Çehov’un ismini adamın adının nasıl yazılacağını Google’da kontrol etmeden bilemeyenler başta olmak üzere Rus oyun yazarıyla film arasında bağ kuran kurana. Benzer bir his uyandırsa da “Kış Uykusu” olsa olsa çakma Çehov olur. Çehov’un gerçekliği yok; vıcık vıcık sahtelik akıyor filmde.

Aydın’ın ofisinin duvarında bir Vanya Dayı’nın afişi eksik zaten! Filmin başlarında Aydın yerinden kalkınca Tiryaki’nin kamerasını duvardaki “Caligula” afişinin üstünde tutuyor Ceylan. Camus’nün absürdist oyunuyla Aydın’ın hayatı arasında bir paralellik kuruyor zahir. Fakat Ceylan’ın bu tezini teyit edecek bir detay yok filmde. Bir ara Commedia Dell’arte’nin en ünlü karakteri Zani’nin o uzun burunlu maskesiyle tek başına, kitaplarının arkasında dünyadan saklanıyor Aydın. Ani ve komik bir andan ileri gitmiyor bu. “Hepimiz maske takıyoruz,” vs. Bu gibi ultra baygın gözlemleri (ki illa ki benzetme yapmak gerekirse Aydın Zanni değil Pantalone olur) Nuri Bilge Ceylan gibi bir dehaya hiç yakıştıramadım.

Ne de olsa Aydın tiyatrocu ya, Shakespeare de Ceylan çiftinin göndermelerinden nasibini almış. Fakat bunlar Çehov’dan da yüzeysel. Mesela “Hotel Othello” utanç verici bir kelime oyunu. Nadir Sarıbacak’ın oynadığı taşraya demir atmış tekinsiz öğretmen Levent, içip sapıtınca Shakespeare’den alıntı yapıyor; orada da zaten Aydın “hadi len” dercesine onu ne kadar sallamadığını ortaya koyuyor. Tabii burada yapılan alıntı III. Richard’ın Bosworth Field muharebesinden önce ordularını gaza getirmek için söylediği “vicdanınızı dinlemeyin; önünüze geleni kesin” maiyetindeki bir replik. Anlamına tam olarak hakim olmadan yaptığı alıntılarla istemeden komik oluyor film.

“Kış Uykusu,” Ingmar Bergman veya Andrei Tarkovsky gibi ustaların yapıtlarıyla denk tutuluyor. Fakat filmde ne Bergman’ın kişiler arasındaki hislere olan insancıl ve gerçekçi yaklaşımı ne de Tarkovsky’nin hikâyeyi eliptik bir formsuzlukla anlatma özelliği var. Luis Bunuel’in “The Exterminating Angel”ında olduğu gibi karakterler ha bire bir yerlere gitmek istiyor ama başarılı olamıyor (tabii burada insanın aklına Vladimir ve Estragon da gelmiyor değil). Fakat Bunuel’in başyapıtının tersine burada sürreale yükseltilmiş sınıfsal kavram sorunlarından değil, kendi cibilliyetsizliklerinden dolayı yerlerinde sayıyorlar. Robert Bresson’un “Rastgele Balthazar” film jeneriğinde kullanılan Schubert’in son eserlerinden Piyano Sonatı No. 20’nin filmdeki tek müzik olması, yabani atın evcilleştirilmesiyle ilgili sahnelerin altını çiziyor adeta. Ama bu da bilenin etkilenmeyeceği, bilmeyenin de anlayamayacağı sinemasal bir gövde gösterisi. Aydın’ı belki de en fazla kibrinden dolayı lanetleyen Ceylan’ın kendi kibrinin dışavurumu adeta.

Genel olarak teknik anlamda üst düzey bir yapım ama şahsen Tiryaki’nin kullandığı Sony F65 kamerasının özellikle geniş kadrajlarda sorun yarattığı hissini aldım. Şöminedeki alevin insanların yüzünü aydınlattığındaki 35 mm filme en yakın görüntü hissi veren kamera, Kapadokya’nın garip doğasına çıkınca aynı kaliteyi veremiyor. Filmi açan karedeki bilgisayarda yapılmış duman belki de bu sebepten dolayı garip hareket ediyor. Özellikle Aydın ve Necla’nın “büyük” tartışmasında dublaj sorunu da izleyeni filmin dışına çıkarıyor. Demet Akbağ’nın ağzı oynamazken o bitmek bilmeyen destansı konuşmasına devam etmesi fark edilmeyecek gibi değil.

Aslında bunlar küçük kusurlar. Başka bir filmde göz ardı da edilebilir ama burada göze batıyor. Ki gerçekten yazık çünkü hem Nuri Bilge Ceylan sadece Türkiye’nin değil tüm dünyanın en iyi yönetmenlerinden biri, hem de oyunculuk genel olarak mükemmel. Haluk Bilginer neden Haluk Bilginer olduğunu ispat ediyor. Ayberk Pekcan (tren istasyonuna girerken düşüşü beni benden aldı), Melisa Sözen ve Aydın’ın gizliden Nihal’e yanık ayyaş arkadaşı Suavi’yi oynayan Tamer Levent harikalar yaratıyor. Ama çok iyi performans bulunduran kötü film çok. Aynı şekilde iyi yönetmenlerin çektiği kötü filmler de.

“Kış Uykusu”nu üzücü bir hayal kırıklığından kötü bir film seviyesine getirense filmin son iki sahnesi. Nihal’in gerçeklerle yüzleşmesi kaçınılmaz belki fakat burada Nejat İşler’in karakterinin kendinden beklenmeyecek akıllılıkla bir tirat patlatması ve sonra da ona uzatılan yardım elini keskin bir şekilde reddetmesi kötü Yeşilçam melodramlarından fırlamış gibi. Bunu takiben Aydın’ın dış sesiyle Nihal’den özür dilemesi ise Ceylan çiftinin hikayeyi nasıl bitireceklerine bir türlü karar veremediklerinin ispatı. Pek çok konuşma geçiyor ama varılan sonuç ona ulaşmak için gösterilen çabaya değmiyor. Aydın gibi ben de filme en iyisi T.S. Eliot’tan şu alıntıyla cevap vereyim:

İşte böyle kopar kıyamet

İşte böyle kopar kıyamet

İşte böyle kopar kıyamet

Bir patlamayla değil bir sızlanmayla fakat.

 

Dipnot Tablet 172. sayısını indirmek için:

TÜRKİYE’NİN EN ÇOK OKUNAN TABLET DERGİSİNİ ÜCRETSİZ OLARAK

iPAD’İNİZE İNDİRMEK İÇİN TIKLAYIN

available-on-the-app-store
ANDROİD TABANLI TABLETİNİZE İNDİRMEK İÇİN TIKLAYIN
Get-it-on-Google-Play