Artık “Caz yapıyoruz!” Ceylan Ertem Dipnot’a anlattı

Pazar, 15 Eylül 2013 10:34

[wzslider autoplay="true" transition="'slide'"]

Son zamanlarda Birsen Tezer, Jülide Özçelik, Elif Çağlar, Ceylan Ertem, Sibel Köse ve daha sayamadığımız birçok isim ile caz dinler olduk hem de bu ülkede “Caz yapma!” diye bir deyim olmasına rağmen.

Siyahların müziği olarak bilinen caz, ilk olarak Afrika’dan getirilen kölelerin Amerika’nın güneyindeki pamuk tarlalarında ve demiryollarında çalışırken söyledikleri şarkılardan doğdu. Doğaçlama-atışma olarak söylenen bu şarkılar genellikle kötü koşullarda çalışmak zorunda kalan kölelerin duygularını dile getiriyor ve belirli bir çalışma temposu sağlıyordu.

Halktan doğan bu müzik türünün Türkiye’deki algısı ise bambaşka: “Halka hitap etmeyen”, “Zenginlerin müziği”, “Müzikal mastürbasyon”…

Bu algının son yıllardaki değişimi ise görülmeye değer. Televizyonlarda görmediğimiz, hatta klipleri olmayan şarkıları ezbere bildiğimiz, konserlerine gitmek için gün saydığımız birçok caz kadın vokalisti kulaklarımızda güzel bir tat bırakmaya başladı ve caz müziğini kalbur üstü kesimden halka açtı. Anlamadığımız şey ise biz mi caz dinlemek için kıvama geldik yoksa onlar mı fark yarattı?
Biz de bu soru üzerinden yola çıkarak Jülide Özçelik, Elif Çağlar ve Ceylan Ertem ile caz müziği ve hayatları üzerine, Türkiye toplumundaki caz algısına, son zamanlarda caz müziğine olan ilgiyi, bir caz sanatçısının ne okuyup ne dinlediği üzerine konuştuk;

Öncelikle o güzel sesinizden hala mahrum olan ve sizi hala tanımayanlar için kendinizden bahsedebilir misiniz? Ne okur, ne izler, ne dinlersiniz?

Müzikoloji okudum, Anima ile ilk albümümüz 2006 yılında yayınlandı, ardından ilk solo albümüm Soluk, sonrasında Barana grubu ile Xenopolis ve son olarak ikinci solo albümüm Ütopyalar Güzeldir yayınlandı. Şu sıralar kendi şarkılarımı çaldığımız konserlerin dışında Sezen Aksu Tribute ve Cadı Avı adında 2 ayrı proje daha çalıyoruz. Cadı Avı Türkiye’deki kadın müzisyenlerin aşklarını, başkaldırısını, acılarını, neşesini döktüğü şarkılarını yeniden yorumladığımız, bu müzikal sürece (bir nev-i) saygı duruşunu gerçekleştiriyor olduğumuz yeni bir proje.

Biz sizi Anima grubu ile tanıdık. Bir süre ara verdikten sonra birden bambaşka müzik tarzı, “Soluk” albümü ile döndünüz. Yaptığınız müziği kategorize etmek gerekirse caz diyebilir miyiz. Caz müzikte sizi etkileyen neydi?
Caz diyemeyiz (: Ben tür karmaşasından ayrı tutuyorum müziği. Beni her türde müzik, herhangi bir şey hissettirip harekete geçirebiliyor. Bir gecede dinlediğim playlist içinde John Cage de var, Satie de, Girija Devi de, Pj Harvey de, Müzeyyen Senar da, Ella Fitzgerald da, Bergen de… Caz, içinde çok daha özgür alanlar barındırdığı için yakın duruyoruz diyoruz ancak Hint müziği de öyle, Türk halk müziği de öyle… O özgürlüğün peşinde olduğun sürece istediğin müzikal formdan, grafiklerden, notalardan, seslerden, akorlardan, tavırlardan ör müziğini. Benim hissettiklerime denk düşen bir tür yok. Hip-hop, rock, avant-garde, caz, folk… hepsi ziyaret edilmesi gerekilen şahane deryalar…

Sizin de içinde yer aldığınız çok sıkı ve kaliteli bir Kadın Caz Sanatçıları var şu an Türkiye’de. Jülide Özçelik, Birsen Tezer, Sibel Köse vs… Bu gelişimi neye bağlıyorsunuz bunu?
Estafurullah. Örneğin Sibel Köse ile beni bir tutamayız. Sibel yıllardır caz müziği içinde hem teknik hem duygu anlamında tüm bedeniyle var olan bir kadın müzisyendir. Ona bir şiir düzmüşlüğüm bile vardır bir gece dinlerken (: Birsen de öyle… Özellikle saygı duyduğum aşık olduğum bir kadındır. Jülide, Elif… Bu kadınlar Türkiye’deki kadın caz şarkıcıları içinde en önde gelen, en çok emek veren isimler…

Ben 2008′de Açık Radyo’da Türkiye’deki Kadın Caz Müzisyenleri konulu, ŞUBİDAP adında bir program yapmıştım ve bu isimleri konuk almıştım. Hepsiyle müzik dışında, Türkiye’de kadın olmak üzerine sohbetler de gerçekleştirmiştik. Hem Türkiye’de kadın olmak, hem de aslında Türkiye’de toplumun en mesafeli durduğu, en alternatif müzik türü, caz alanında üretmek, icra etmek ne denli zor, bu süreçte yakından şahit olmuştum. Ancak son yıllarda özellikle genç kesim caz ve diğer alternatif müzik türlerine oldukça yakın hissetmeye ve takip etmeye başladı. Bu çok sevindirici. Sanırım özgürlük algısı açıldıkça, özgür hisseden, özgürce ve korkusuzca müziğini yazan, söyleyen, sahnede poz kesmeden an’ın içinde kaybolan, cesur ve hissiyatlı kadınlara olan saygı, ilgi ve sevgi arttı. Bu şahane bir gelişme!

Hollanda, Almanya ve Fransa’da yaptığınız uzun yolculuklar sırasında birçok müzisyen ile çalıştınız. Orada neler gördünüz ve buradaki genç cazcılar için önerileriniz var mı? Nereden başlamalılar?
Orada herkes çok çalışkan öncelikle. 60 yaşında, çok başarılı bir müzisyen bile sabahın köründe kalkıp egzersizlerini yapıyor, çalışıyor. Bunun dışında orada yüzlerce trompetçi var örneğin. Burada en fazla 5 iyi trompetçi bulabilirsiniz. Bu da aslında çok şeyin ters gitmesini sağlıyor. Orada çalışmadan gelen, önemsemeyen, değer vermeyen bir müzisyen varsa ekipte, ertesi gün “kusura bakma, diğer alternatiflere yöneliyoruz” diyebiliyor gruplar. Çok mekan var, her tür müziği çalmak için. Burada, hatta sadece İstanbul’da kaç mekan var caz müziği icrası için? Peki caz şarkıcılığı eğitimi veren okul var mı? Yok! Elif Çağlar ve Sibel Köse’nin atölyeleri var, caz şarkıcılığı eğitimi için mutlaka tavsiyemdir. (Caz dışında da şan dersi almak isteyenler ziyaret edebilir elbette) Çok konser dinlemek, çok müzik dinlemek…

Bugüne kadar cazın Türkiye’de daha az dinleniyor olmasının sebeplerinden biri de cazın sıradan halkın değil de daha eğitimli, daha zengin, daha entelektüel bir kesimin müziğiymiş gibi düşünülmesi, hissedilmesi, anlaşılmaması olabilir mi? Bu algıyı ne yarattı?
“Caz yapma” bir deyim memlekette, daha ne olsun ! Bu algının oluşması normal. Bence bir dönem öyleymiş de bu… Entelektüel kesimin değil de gösteriş sever kesimin diyelim. Hip bir şey, “orada olmak” meselesi… Eski Türk filmlerinde bile böyledir. Asansör müziği, yemek müziği. Tüm bu tanımlar… Aslında tamamen halk müziği, blues, caz. Acı çeken bir halkın, bir başkaldırının müziği olarak doğmuş. İçselleştirmelerine daha var sanırım.

Şimdilerde verdiğiniz konserlerde Türkiye’deki kadın sanatçıların şarkılarını coverlıyorsunuz. Sezen Aksu’dan Şebnem Ferah’a, Yıldız Tilbe’den, Bergen’e, Umay Umay’ dan Yasemin Mori’ye gibi birçok isim var. Daha önce de Neşet Ertaş’ın “Gönül Dağı” isimli türküsünü yorumladınız. Gelen tepkiler nasıl?

Hem “sakın bunu yapma” diyenler, hem “daha çok yapmalısın” diyenler var. Ben içimden ne geliyorsa onu yapmaya devam edeceğim elbette.

Sahne performanslarınız ve enerjiniz da dilden dile konuşuluyor. “Ölüp ölüp dirilten kadın” gelen yorumlar arasında. Şarkı söylerken neler hissediyorsunuz?
Ben de kendimi seyredince şaşırmıyor değilim açıkçası. Öyle göründüğümü fark etmiyorum o anda. Annem en başta “kızım biraz düzgün dur, saçın başın, yüzün, az poz kes, az dik dur” diyerek başımın etini yiyor ancak bu mümkün değil. Ben şarj oluyorum hayatta ve orası benim deşarj alanım. Bergen’in hayatı, yaşadıkları aklımda ve kalbimdeyken, “Sen Affetsen Ben Affetmem”i yorumladığımda sakin olmamı kim bekleyebilir?

Bir acı ve isyan içinde o kelimeleri dillendirebiliyorum. Performans sona erip de gözlerimi açtığımda başım dönüyor, dizlerim titriyor ama içimi dökmüş oluyorum ya da Son Bakış’ı söylerken parçanın sonunda öyle bir doğaçlamaya gideceğimizi kararlaştırmamıştık. 19 Ocak’tı. O gün Agos’a binlerce insan yürüdük. “Kurşun gibi izler” derken hala o görüntü aklımdaydı, Hrant’ın ailesinin yüzü… Ve kendimi bıraktım. Olan bu, bu bir terapi. Yoksa sahnede ne işim var, deli miyim onlarca insan karşısına çıkıp avazlayayım. (:

Çağla Gillis

App. Store’dan iPad ve iPhone’nunuza indirmek için TIKLAYINIZ