Ankara’dan “Gezi” Notları

Perşembe, 13 Haziran 2013 17:33

[wzslider autoplay="true" transition="'slide'"]

Gece, Ankara Kuğulu Park’a polis müdahalesi başladığında insanlar ara sokaklara çekilip meydana dönmek için fırsat kollamaya başlıyor. Polisin taktiği çağın ‘görünme’ hastalığından muzdarip: Kitleyi parçalı tutmaya çalışıyor, bir aradayken görünürdürler ve vardırlar, görünür değilseler zaten yokturlar! Kalabalığın arasında, 90’lı yıllarda pek çok sokak eylemine katılmış bir arkadaşımla karşılaşıyoruz: “Sosyal zekâsı böylesine keskin, birbirini tanımadan dayanışma içinde olan, barışçıl ve müthiş bir kararlılıkla kendi kendine örgütlenen, bu kadar çabuk mobilize olan insanlarla bu eylemlere kadar hiç karşılaşmadım, ben de baştan öğreniyorum her şeyi” diyor.

Belki Gazi ve Susurluk eylemleri? Ama onları kat kat aşıyor. Öyle görünüyor ki bugün Türkiye’nin batısında, Türkiye toplumsal hareketler tarihinin üzerinden atlayan bir isyan sözkonusu. Aslında ‘eskilere’ şu anda alanlarda bulunan insanlar büyük oranda tarihsiz ve anlaşılmaz bir kitle gibi görünüyor. Yani Türkiye’nin direniş ve toplumsal hareketler tarihiyle paralellikler, bağlar bir yerinden kurulabilir elbette. Ama kurulabilirse bile yeni bir bellek, yeni ve farklı bir zihinden bahsetmemiz gerekecek. Mahalleleri, kavşakları ve sokakları tutan insanların, içlerindeki küçük gruplar hariç, Türkiye’deki muhalif geleneklerle öyle köklü bir bağı yok.
Tayyip Erdoğan’ı frenlenemez bir egoizme sürükleyen, iktidarın doruklarında nefessiz bırakan muhalefetsizliğe karşı, sokakları şenlik yerine çeviren eylemleri sıradan insanlar yapıyor. O kadar sıradan ki sokağı hiç bilmediği, AVM’den başka bir dünyasının olmadığı, ekranlardan ve vitrinlerden başka bir yeri gözünün görmediği sanılan, yenilgiyi tatmamış, acılı arabeskle tanışmamış, taze bir kitle kendisi hakkında bugünlere dek yazılan-çizilenleri oyunun dışına itiyor. Üstelik hiç kimse bu direnişin öznesi, taşıyıcısı, ‘kaldıracı’ değil. Ne TOMA’ya karşı durmak için, ne barikat kurmak, ne de ne olup bittiğinin ‘bilincine’ varmak için birilerine bu kez ihtiyaç yok. Demek ki insanlar kendiliğinden örgütlenebiliyor ve direnebiliyormuş, bu eylemler bize bunu da gösterdi sanırım. Oysa teorisi yapılır ama sokaklarda pek karşılaşılmazdı bugüne dek. Kimsenin bir öncüye ya da bir temsilciye ihtiyacı yokmuş ve herkes kendince kendinin ve yanındakinin farkındaymış. Sokaklar boşken o sokakları canlandırmaya çalışanlar, yani ‘devrimin çelik çekirdekleri’ bu defa elinde son model cep telefonları olan, sabah işine, okuluna giden, akşamsa annesiyle eyleme gelen insanların peşinde şenliğe katılıyorlar. Zira özellikle meydanlara kadınlar ve gençler hâkim. Çünkü kadınlar bedenlerini ve yaşam tarzlarını en çok tehdit altında gören kitle. Bu nedenle de kızlarını ya da oğullarını da yanına alıp sokağa çıkan anneler son derece direngen ve kendinden emin: “Bu eylemler ne zaman bitecek diye soruyorlar televizyonda, hiçbir şey elde etmeden bitmemeli”. Biri, “Oğlum burada, günlerdir sökmediği kaldırım taşı kalmadı. Eve dönmeyeceğim diyor. Peki, ne olacak, sonunda ne elde edeceğiz ki bu eylemler bitecek?” diyor. Bu sorunun cevabının kimsede olmaması bir başka anne ve kızının, Ankara’nın ilk ışıltılı alış-veriş merkezlerinden biri olan Karum’un önünde kobra aracı caddeye giremesin diye birlikte yol kesmesine engel değil. Genç bir kız, “internet kesildi yaa, tweet atamıycaz” diyerek, polisin attığı biber gazlarından sonra Kuğulu parkı tekrar ele geçirebilmek için usul usul ilerliyor. Mutlaka orası zaptedilecek diye bir şey de yok: Orası olmazsa şu cadde var, ya da bu sokak, diğer kavşak. Kentin ne olduğu, nasıl bir uzam oluşturduğu iyice ortaya çıkıyor.

Türkiye’de aydınların derdi halkı değil, devleti kurtarmaktır denir ya, kanımca yaygın medyada muktedirler için olaylardan sonuç çıkarıp devletin ne yapması gerektiğini madde madde bildirmelerine gerek yok. Sokağa bir defa çıkmak, sokakta ne olup bittiğini anlamak için yeterli. İnsanlar sadece yalansız, lafı dolandırmayan ve muhatap alındıkları bir yaşam istiyorlar. Yönetenlerin kafalarında kurdukları hikâyelere ve gündemlerini topluma dayatmalarına karşı direniyorlar. Aslında bugünkü iktidarın sokaktaki herkesin gördüğünü görmemesine imkân yok, sadece sahip olduklarını bırakmak istemiyor. Tam toplumu anladığını, çözdüğünü zannederken hiç tanışık olmadığı, dolayısıyla nasıl baş edeceğini bilemediği birileri ortaya çıkıveriyor. Şairlerin uğraşı budur zaten ama bir sosyal bilimci ya da edebiyatçı olsaydı bu durumdan keyif bile alabilirdi! Ama muktedirler, kimsenin inanmadığını bilseler de yapabilecekleri tek şeyi yapıp “ulusalcı, ergenekoncu, provokatör, ajan” diyerek ezberlerine yaslanıyorlar. Yıkmayacağız diyerek yıkıyor, yapmayacağız diyerek yapıyorlar. Gaz atmayacağız diyerek atıyorlar. Polisi çekeceğiz diyerek çekmiyorlar. Sorumluları soruşturacağız diyerek soruşturmuyorlar. Ve bu alışıldık strateji insanları daha fazla sinirlendirmekten başka bir işe artık yaramıyor. Yapabilecekleri fazla bir şeyleri de yok aslında, lafı dolandırmayan bir iktidar nasıl iktidar olarak kalabilir ki?

Ankara’nın alanlarında herkese yer var ama son 10 yılda iktidarla iyi-kötü bir paternalist ilişki geliştirmiş olanların ya da kent tarihiyle bağı olmayan yeni “dönüşmüş” semtlerin katılımı –hadi bu şenlikte kimsenin hakkını yemeyelim- genellikle cılız kalıyor. Diğer taraftan öyle görünüyor ki kitlenin önemli bir kısmı kendine özgü bir sembolü olmadığı, tüm toplumu kapsayabilecek başka bir simge bilmediği için sokaklarda bayrak sallıyor. Bence hala sahip değiliz ve bu saatten sonra belki gerek de yok ama bu derleme-toplama ülkenin en büyük sorunu da bir araya gelebileceği sembolleri üretememiş olması değil miydi?

Bu sokak şenliğinin gerçekten tehdit olarak gördüğü ise bir rejim sorunundan çok bir liderin kişiliğinde simgeselleşen, toplaşan iktidar taarruzu. İnsanlar bu taarruza karşı direniyor ve kendi değerlerini savunuyor. Yurttaş olarak muhatap alınmak istiyor. Bütün küstah ağabeylerden, palavracı babalardan bıkmış, siyasetin paternalizmine başkaldırıyor. Bunun neticesinde de çoğu yorumcunun “başbakan bu kitleyi bir sevse, aslında geri çekilirler” minvalinde, kitleyi sevilmeye muhtaç ‘pasif nesne’ olarak gören, şiddet yollu paternalizme karşı şefkat yollu paternalizmi öne süren ‘ara bulucu’ ifadelerinin bir geçerliliği yok gibi görünüyor.

Sıklıkla sorulan bir soru, “Kürt sorununun çözüme doğru evrildiği şu günlerde patlayan isyan, acaba bu yakıcı, her şeyi kaplayan ve erteleyen meselenin çözüm biçimine bir karşı duruşu yer yer içinde barındırıyor mu?” sorusu… Ama işte burada bir başka soru daha ortaya çıkıyor: Yoksa çözümün getirdiği taze atmosferde Türkiye’nin diğer sorunlarını da konuşmanın zamanı sonunda geldi mi? İnsanlar tam da bunu bekliyorlardı olmasın? Bu kadar çabuk mu? Anadolu diyagonalinin bizi bir kez daha ayrı düşürdüğünü sanmıyorum ama başka sorunları da konuşmaya sanırım nihayet sıra geldi.

Murat Yağcı

App. Store’dan iPad ve iPhone’nunuza indirmek için TIKLAYINIZ