Anca gidersin; Alacakaranlık! Dipnot Tablet’in Sinema Yazarı yazdı

Pazartesi, 26 Kasım 2012 12:30

Dipnot Tablet yine renkli, güncel ve dopdolu bir dergi oldu. Makaleleri, videoları, fotoğraflarıyla başında uzun zaman harcayabileceğiniz bir dergi tablette sizleri bekliyor.

Dipnot Tablet’in 88. sayısı “DİGİTAL ÇOCUKLARA DİGİTAL EĞİTİM” kapağı ile yayında!

Twilight (Alacakaranlık) serisi benim için değil. Her şeyden önce bunu itiraf etmem gerekiyor. Bundan dört sene önce, New York’ta bir arkadaşımın espri olsun diye bana hediye ettiği ilk kitabı İstanbul’a dönüş yolculuğunda okumuştum. Daha doğrusu ilk yüz sayfasını okumuş, yazar Stephenie Meyer’ın hem İngilizce hem de anlatıya olan hâkimiyetinin bir şempanzeyle aynı seviyede olduğuna kanaat getirince de bırakıp atmıştım. Üçüncü sınıf bir iffet metaforu olan serinin idrak seviyesi gelişmemiş ergen kızlar için yazıldığı belliydi. Kitabı bitirmek yerine uykuyu tercih etmiştim.

Aynı şekilde serinin ilk üç filmini de izlemedim. İzleyip kaybettiğim hiçbir şey olduğunu da zannetmiyorum. Güneşe çıkınca parlayan 16-17 yaşlarında bir vampir, ona abayı yakan ebleh bakışlı bir kız ve kıza aşık olan Kızılderili bir Kurt Adam. Fragmanlarından anladığım kadarıyla ilk üç film, bu itici gençlerin birbirlerinin gözlerinin içine baktığı bitmek bilmez sahnelerden ibaretti. Hiç ilgimi çekmedi filmler. Hatta yaşı kemale ermiş koca koca insanların seriye olan düşkünlüğünüyse garip ve biraz da acınası buldum.
Daja önce Warner Bros gişe hasılatını ikiye katlamak için Harry Potter serisinin son bölümü için de böyle bir uygulamayı uygun görmüştü. Alacakaranlık filmlerinin yapımcı firması Summit de aynısını yaptı ve serinin son kitabı olan Şafak Vakti’ni sinemaya iki bölüm olarak uyarladı. Seriyle hiç ama hiç ilgilenmesem bile, yaptığım işten dolayı ister istemez bazı şeyleri öğreniyorum ve “Alacakaranlık Efsanesi”nin son kitabının tam anlamıyla bir rezalet olduğunu duymuştum. Öyle ki, işittiğim bazı detaylar iyi bir yönetmenin elinde bir kitsch şaheserine bile dönüşebilirdi. Uyarlamanın yönetmenlik koltuğuna Gods and Monsters, Kinsey ve Dreamgirls gibi filmlerin usta yönetmeni Bill Condon oturunca da Şafak Vakti’ni seyretmek şart olmuştu.

Aynen düşündüğüm gibi, Şafak Vakti’nin ilk bölümü süperdi. İyi demiyorum; tabii ki kötü bir filmdi. Ama Condon o istediğim kitsch bakış açısını filme enjekte edebilmişti. Film, vampir kocası Edward’dan (Robert Pattinson) hamile Bella’nın (Kristen Stewart) doğum yapıp vampire dönüşmesiyle bitiyordu. Ama nasıl doğum! Edward, yarı insan-yarı vampir bebeği tarafından içten içten hazmedilen Bella’ya dişleriyle sezeryan yapıyor sonra da Bella’yı vampire dönüştürüyordu. Böyle deli saçması sahneler de gereksiz bir ciddiyetle sunulunca, senenin en komik filmlerinden biri çıkmıştı ortaya.

Onun için Şafak Vakti 2’ye bu gibi detaylardan bol bol görebileceğimi düşünerek gittim. Heyhat. Sıkıcı, sönük ve soğuk bir filmle karşılaştım. Çünkü belli ki kitapta drama olarak sayacağımız doğru dürüst bir şey yok. Belli ki kitabın en can alıcı sahnesi bir önceki filmin sonundaki. Bundan dolayı da, Şafak Vakti 2’de hiçbir şey olmuyor. Sıfır drama var. Anlatmaya bile gerek yok. Tüm film, en sondaki yirmi dakikalık absürdizm şaheseri kapışma sahnesi için bir uvertür. Ama o kavga sahnesi müthiş. Herkesin kafası kopuyor. Orası çok eğlenceli. Onun dışında filmde bir numara yok.

Hayır, kötü bir film olabilirdi bu. Keşke rezalet bir şey olsaydı hatta. Ama o kadar suya sabuna dokunmayan, ılık süt kıvamında bir film ki, insanın içini bayıltıyor. Her şey ortalama ve sıkıcı. O asmak kesmek kelle uçurmak sahnesi bile Şafak Vakti 2’yi kurtarmaya yetmiyor.

Not: Bella ve Edward’ın kızı Renesmee’nin (ne isim ama) bebeklik hali nedense bilgisayar efekti. Günümüzde gerçek bebek bulmak zor bir şey ne de olsa; Son Umut filminde yaşıyoruz zahir.