“Amaç Bölgeyi Boşaltarak Savaşa Hazırlamaktır.”

Cumartesi, 19 Aralık 2015 11:08

 

Türkiye son yılların en sıcak dönemlerinden birini yaşıyor.Rusya uçağının düşürülmesi,Suriye ve Irak’taki dengelerin değişmeye başlanması, Mülteciler sorunu, Sokağa çıkma yasakları ,Tahir Elçi’nin öldürülmesi, ve Hendekler. Hepsi başlı başına bir kriz. Ve hiçbir ülke bu kadar krizi bir arada yaşamak istemez. Türkiye bunların hepsini ve daha fazlasını bir arada yaşıyor. Görünen o ki uzun bir süre daha da yaşayacaktır. Bu krizlerin bir kaçının üzerinde ki perdeyi aralamak istedik. Sokağa çıkma yasakları, Hendekler ve Tahir Elçi’nin öldürülmesini; Diyarbakır’da doğup büyümüş, o şehrin baro başkanlığını yapmış, bölgeyi çok iyi tanıyan bilen CHP milletvekili sayın Sezgin Tanrıkulu ile konuştuk…

 

Doğu’da ne oluyor? Devlet ve PKK ne yapmaya çalışıyor?

Tüm dünya örnekleri gösteriyor ki, bir çatışmanın sonlanması için öncelikle karşılıklı güvenin sağlanması, bu konuda adımlar atılması gerekiyor. Fakat bizde çözümün ön şartı olan karşılıklı güven bile sağlanmadan, çözüm yapılıyormuş gibi davranıldı. AKP ‘çözüm süreci’ ismini verdiği, müzakere dönemine Türkiye’ye kalıcı barışı getirmek, Kürt sorununu çözmek için başlamadı. Bu nedenle de çözüm sürecini TBMM’den ve toplumdan kaçırdı, demokratik katılım mekanizmalarının çalışmasına, barışın toplumsallaşmasına izin vermedi. Kolaylıkla atılabilecek demokratik adımları, gündeme getirmemize rağmen reddetti. AKP’nin ‘çözüm süreci’ ile murad ettiği, “Başkanlık” ajandasıyla 7 Haziran seçimlerine giderken, hem Kürt seçmeni, hem de milliyetçi seçmeni yanında siyasi enstrümanı elinde tutmaktı. Bir yandan Kürtler çözüm süreci ile oyalanacak, demokratik talepleri ötelenecek, öte yandan yeri geldiğinde milliyetçi seçmene dönerek bakın taviz vermiyoruz, üstelik terörü de bitirdik denecek ve bu siyasi manivelayı kullanarak tek adam sistemi olarak dizayn etmeyi amaçladıkları başkanlık sistemine gidilecekti. Hesap buydu.

Seçimlere giderken bu hesap bozulunca, zaten Kürt sorununa bakışında ilkesel bir tutumdan yoksun olan AKP yeniden çatışma politikalarına, geleneksel güvenlikçi reflekslere döndü. Dolayısıyla bugün AKP hükümetinin yaptığı; çatışma politikalarıyla milliyetçi seçmen gözünde kendisini aklamak, milliyetçi duyguları manipüle ederek toplumsal desteğini korumaya çalışmaktan ibarettir. Bunu yaparak, Kürt meselesi üzerinden bütün demokratik talepleri bastırmaya, muhalefeti ‘terör yanlısı’ olarak konumlandırarak otoriter rejimlerin daha da tahkim edecek bir ortam oluşturmaya çalışıyorlar. Kısacası hem ‘çözüm süreci’ döneminde, hem de şimdi çatışmalı dönemde görülen tek bir gerçek var: AKP için Kürt meselesi, Türkiye’nin toplumsal barışa kavuşma meselesi ne yazık ki yalnızca bir siyasi manevra alanından ibaret.

PKK ise AKP’nin meseleyi şiddetle çözmeye kalkan tutumunu bir imha politikası olarak görüyor ve savaşı kırsaldan şehirlere taşıyarak kitleselleşmeye, örgüt mensupları ile halk arasındaki ‘farkı’ ortadan kaldırarak, meseleyi bir halk savaşına dönüştürmeyi amaçlıyor. Bu iki tutumun sonucunda olan Türkiye’ye ve insanımıza oluyor. Toplumsal kopuş giderek derinleşiyor, konuşabilme imkanları hızla daralıyor, beraber yaşamanın ortak zemini eriyor ve korkarım bir an önce sağduyu ön plana çıkmazsa bir felakete sürükleniyoruz.

 

“Bölge halkı Ankara’dan umudunu, Türkiye’ye olan bağını giderek yitiriyor”

Bölge halkı bu olaylar karşısında nasıl kaygılar yaşıyor, tepkisi kime?

Bölge halkı sürekli can korkusu altında, ölümün ve çatışmanın arasında yaşamaktan bezmiş durumda. İnsanların hayatı mahvolmuş durumda, günlük yaşam çok uzun zamandır doğal seyrinde değil. AKP hükümetinin sokağa çıkma yasakları üzerinden fiili OHAL uygulamasının sonucu olarak yaşanan büyük mağduriyetler, yaşam ve insan hakkı ihlalleri söz konusu.

AKP bölge halkını Türkiye Cumhuriyeti’nin eşit vatandaşı olarak görmüyor. Madem çatışma var, kurunun yanında yaş da yanar diye bakıyor. Hak ihlallerini normalleştiren bir politika izliyor. Bunun sonucunda bölge halkı da doğal olarak Ankara’dan umudunu, Türkiye’ye olan bağını giderek yitiriyor. Size uygulanan ‘hukuk’, size yapılan muamele ülkenin geri kalanından farklıysa ve bu muamele bizzat hükümet tarafından uygulanıp, normalleştiriliyorsa, en temel haklarınız ihlal ediliyorsa, yaşam hakkınız dahi yok sayılıyorsa, devlet öğretmenlere ‘şehri terk edin’ deyip sizi yok sayıyorsa ne hissedersiniz? Bölge halkı artık barış istiyor. Kendi toprağında, ülkesinde güven ve huzur içinde yaşamak istiyor.

Devletin yaptığı sıkıyönetim mi? Sıkı yönetimse amaç bölgeyi sivil halktan boşaltmak mı?

Mevcut Anayasa ve yasalara göre sıkıyönetim ve OHAL ancak TBMM tarafından, kanunlarda sayılan özel hallerde uygulanabilir. Faşist 12 Eylül cuntası tarafından yapılan beğenmediğimiz, demokratik bulmadığımız mevcut Anayasa bile doğrudan hak ihlali ve özgürlük kısıtlaması anlamına gelen OHAL ve sıkıyönetimi şartlara bağlamış ve ayrıntılarıyla tarif etme gereği duymuş. Bugün AKP iktidarı bu temel duyarlılıktan dahi yoksun. OHAL ve sıkıyönetim ilanına dair şartları yok sayarak, etrafından dolaşmak için mülki amirleri kullanıyor. Sokağa çıkma yasakları ve kent merkezlerine operasyonlar üzerinden fiili OHAL ve sıkıyönetim uyguluyor.

“Türkiye Beyrut’laşabilir…”

Sokağa çıkma yasakları ve kazılan hendekler bölgeye tamamen yayılırsa Doğu’nun geleceği ne olur?

Türkiye’nin Kürt meselesini ne hendekler, ne de sokağa çıkma yasakları ve operasyonlar çözebilir. Bunlar ancak ve ancak toplumumuzun farklı kesimlerini daha da birbirinden uzaklaştırır, onarılamaz yaralar açar, toplumsal kırılmayı, duygusal kopuşu daha da derinleştirir. Artık herkesin aklını başına alması lazım. Türkiye’nin Kürt meselesi de dahil hiçbir sorununun meşru siyasi yöntemler dışında çözülme imkanı yoktur. Ne olursa olsun, siyasette, barışta ve meşruiyet sınırları içinde kalmak zorundayız. Bu hepimizin halkımıza ve ülkemize borcu.

Eğer sokağa çıkma yasakları ve hendek siyaseti yaygınlaşırsa; barışın, sağduyunun sesi duyulmaz olur, gelecek umudumuzu yitiririz. Çatışmanın yaygın biçimde kentlere taşınması, Türkiye’nin Beyrut’laşması, Ortadoğu’laşması demektir. Hiçbir siyasi amaç böyle bir felakete değmez. Bu yoldan dönülmelidir.

 

“Sur demek aslında Kürt sorununun en trajik yönü demek”

Sur neden bu kadar önemli? Bölge için stratejik bir önemi var mı? Varsa nedir?

Diyarbakır, bölgenin kalbi demek. Sur ise Kürt sorununun her türlü veçhesini barındıran bir ilçe. Buradaki insanların çoğu 1990’larda köyleri boşaltıldıktan sonra göç edenlerden oluşuyor. 1990’larda köylerinin yakılmasına tanık olanların çocukları burada büyüdü. Örgütün burada kendine alan yaratmak gibi bir amacı olduğu anlaşılıyor. Sur demek, aslında Kürt sorununun en trajik yönü demek. Siz devlet olarak burayı kuşatma altına alarak, halkı buradan da göç ettirerek bir sorunu çözemezsiniz. Tahir Elçi, Sur İlçesi’nde katledildi. Aylardır Sur İlçesi bir savaş alanını andırıyor. Aslında AKP’nin Kürt sorununun çözümüne yönelik yaklaşımının da özetidir Sur. Gerek örgüt gerekse AKP ve devlet, silahlı yöntemle ilerlenemeyeceğini görmek zorunda. Bu yollar defalarca tüketildi bu ülkede. Eskiyi tekrar etmenin tek bir sonucu var: Halkın uğradığı zulmün daha da derinleşmesi ve onarılması yılları alacak yeni yaraların açılması.

 

Kültür ve Sanat eserleri bu durumdan nasıl etkileniyor? Bunlar için bir şeyler yapılamaz mı?

Çatışmanın, savaşın bile kuralları vardır. Toplumun ortak mirası sayılan kültür ve sanat eserlerinin zarar görmemesi için özen gösterilir. Çünkü çatışmanın taraflarından bağımsız olarak, ortak mirasın yok olmasından birer dünya vatandaşı olarak hepimizin zarar gördüğü varsayılır. Ancak ne yazık ki; bölgede yaşanan çatışmada bu özen de gösterilmiyor. İnsan hayatını hiçe sayanlar; tarihi, kültürü ve sanatı da yok sayıyor. Sevgili dostum Tahir Elçi de bunun mücadelesini verirken yaşamını yitirdi. Elbette biz bu konuda duyarlılık sergilemeye, sesimizi yükseltmeye devam edeceğiz. Ancak dürüst olmak gerekirse, gelinen noktada özel olarak bu konuda bir şey yapmanın mümkün olabileceğinden umudum yok. Tek yol çatışmayı bir an önce durdurmak! İnsanlarımızı da, tarihi mirasımızı da, gelecek umudumuzu da korumanın tek yolu bu.

 

Tahir Elçi kazara bir kurşunla mı öldü? Yoksa organize bir şekilde mi?

Bunu tüm kanıtlarıyla ortaya koyma sorumluluğu hükümette. Bunu bizim somut olarak bilmemiz elbette mümkün değil. Ancak şahsi kanaatim, bunun kesinlikle organize bir cinayet olduğu ve hükümetin de sorumluları bildiği şeklinde. Daha birkaç ay önce yaptığı bir açıklamadan dolayı gözaltına alınan, kamuoyunda hedef gösterilen, Diyarbakır Baro Başkanı sıfatını taşıyan, bölgede itibar sahibi olan bir kanaat önderinin içine girdiğimiz atmosferde bu şekilde enseden tek kurşunla öldürülmesini tesadüfle açıklamak mümkün değil

 

Ölümü hakkındaki gelişmeler ne durumda? Bir gelişme var mı?

Çok çeşitli iddialar var. Bu suikast tüm dünyada yankı uyandırdı. Bölgede yeni bir travmaya sebep oldu. Tahir Elçi suikastıyla ilgili soruşturmanın tarafsız, adil bir hukuk mekanizmasıyla yürütülmesi gerekiyor. Ama biz Hrant Dink cinayetinden de biliyoruz ki, bu tür cinayetler zamana yayılarak unutturulmaya, sorumlular gizlenmeye çalışılıyor. Elçi suikastıyla ilgili yargının ilerlemesini sağlayacak çok sayıda delil var. Bu delillerin gereği yapılacak mı, bu konuda hepimizin derin kaygıları var. Ama elbette biz de, Diyarbakır Barosu da, insan hakları mücadelesinde Tahir’le omuz omuza olmuş insan hakları aktivistleri de sorumluların ortaya çıkarılması için ısrarcı olacaktır. Tahir’i Dört Ayaklı Minare’nin altında bırakmayacağız! Onun faillerini er veya geç buldurup yargı önünde hesap vermelerini sağlayacağız.

 

Onun anısı için siz veya ailesi bir şeyler yapmayı düşünüyor musunuz?

Tahir’in anısı için yapılması gereken en önemli şey, insan hakları mücadelesinde cesurca yola devam etmektir. Biz dostları olarak elbette onun yarıda bıraktığı insan hakları mücadelesini her zamankinden daha fazla sahipleneceğiz. Tahir artık demokrasi tarihine mal olmuş bir insan. Onun anısını sonsuzlaştırmak için elbette ne gerekiyorsa yapacağız.

Cizre ve Silopi’ deki öğretmenlerin ilçeleri terk etme yönündeki mesajlarla ne amaçlanıyor?

Böyle bir mesajın kamu görevlilerine bir hükümet tarafından atılıyor olması nereden bakarsanız bakın kabul edilemez bir durumdur. Birincisi bu açık bir itiraf. Devlet kamu görevlilerine dönüyor ve sizi koruyamayız diyor. Bunun tek bir anlamı var; Cizre ve Silopi’de bugün sivil yurttaşların can güvenliği yoktur ve bu bizzat hükümet tarafından itiraf edilmiştir. İkincisi, bu Türkiye’de eşit vatandaşlığın laftan ibaret olduğunun, bölgede yaşayan yurttaşlarımızın vatandaştan sayılmadığının göstergesidir. Buradan bu mesajı gönderenlere, İçişleri Bakanı’na ve Başbakan’a soruyorum; öğretmenler ilçeyi terk edecek ve bu sayede canlarını kurtaracak, peki ya orada yaşayan sivil vatandaşlar ne olacak? Öğretmenleri korumak için bu tedbiri alıyorsunuz, onları yurttaş olarak görüyorsunuz, peki Cizre ve Silopi’de yaşayan insanlarımızın can güvenliği de hükümetinize ait değil mi? Bunu nasıl yok sayarsınız. Mesajla amaçlanana gelince; korkarım bölgede top yekun bir savaşa hazırlanıyorlar ve ona yönelik bir hazırlık olarak alanı boşaltmak istiyorlar.

CHP’nin bütün bu gelişmelerle ilgili bir çözüm önerisi veya girişimi var mı? Varsa nedir?

CHP, Türkiye’nin Kürt meselesinin çözümü için doğru ve somut modeli, üstelik bugün de değil, bu noktaya gelinmeden çok önce kapsamlı biçimde ortaya koymuştur. ‘Çözüm Süreci’ devam ederken uygulanan saydamlıktan ve demokratik katılımdan uzak, toplumu ve TBMM’yi dışlayan, kişilere ve onları kısa vadeli siyasi hesaplarına endekslenmiş yasal güvenceden yoksun yöntemin doğru olmadığını en baştan belirttik ve doğru yöntemi, içeriği ortaya koyduk. O zaman, ‘çözüm sürecinin’ getirdiği umut atmosferi içinde bizim söylediğimiz doğrular görmezden gelinde ve çok önemli bir fırsat kaçırılarak bugüne gelindi.

Türkiye’nin Kürt sorununun çözümünün ve buna paralel olarak çözümün üç boyutu var: Birinci eksen, anayasa dahil olmak üzere demokrasi, adalet, özgürlük ve geçmişle hesaplaşma alanıdır.

İkinci eksen; Türkiye’de çatışma ve şiddet dağlardan şehir merkezlerine kaymıştır ve toplumsal hayatta güncel olarak etkisi ağır bir biçimde hissedilmektedir. Bu ortamdan çıkışı sağlayacak sürecin acilen başlaması gerekir. Bu da bir yöntem meselesidir. Çatışmayı nasıl sonlandıracağız, silahsızlanmayı nasıl sağlayacağız ve şiddeti Kürt sorununun çözümünde bir alternatif olmaktan ebediyen nasıl çıkarabiliriz?

Üçüncü eksen ise; Sosyal ve ekonomik alanlarda atılacak adımlardır. CHP bu üç eksenli programı detayları ile ortaya koymuştur.

Ancak Kürt sorunu derin travmaları içinde barındıran, uzun erimli bir sorun olduğu için çözümü yalnızca ‘içerikten’ ibaret değildir. Toplumun barışı ve çözümü içselleştirmesini sağlayacak doğru yöntemin uygulanması gerekir. Bu olmazsa ‘çözüm süreci’ örneğinde yaşadığımız gibi bırakın kalıca barışa ulaşılmasını tam aksine toplumsal ayrışmayı daha da derinleştiren bir durumla karşı karşıya kalırız. Sorunun çözümünün yöntemsel anahtarı; meselenin TBMM zemininde, saydam bir süreç işletilerek tüm toplum kesimlerini içeren, en geniş mutabakatla, yani siyaseti ve toplumu dışlamadan çözülmesidir. Ancak bu şekilde duygusal kopuş onarılabilir, karşılıklı şüpheler ve kaygılar ortadan kaldırılabilir. Biz buna yönelik olarak üç ayrı ekseni olan bir yöntem önerdik. Birinci eksen, TBMM zemininde kurulacak bir “Toplumsal Mutabakat Komisyonu”, ikinci eksen TBMM’deki komisyona bağlı olarak çalışacak ve TBMM dışında görüşmeler yaratacak, sürecin toplumsallaştırılmasında rol üstlenecek “Ortak Akıl Heyeti”, üçüncü eksen ise geçmişten kaynaklı travmaların onarılması için işlev görecek olan bir “Gerçekleri Araştırma Komisyonu”.

-

Bu haber Dipnot Akademi öğrencilerinden Aptulah Anğay tarafından gerçekleştirilmiştir.