Ali Arıkan’dan Arrival eleştirisi

Pazartesi, 21 Kasım 2016 14:55

“Selam, Dünyalı; Biz…”: Geliş

Uzun zamandır beklediğim bir filmdi “Geliş.” İlk on dakikasında beklentilerimin karşılanmayacağı az çok belli oldu. Nedenine girmeden belirtmem gereken başka önemli bir detay var. Farkında mısınız bilmiyorum ama Amerika’da Donald Trump başkan seçildi. Ben dahil pek çok kişi böyle bir sonucu beklemiyordu, tüm dünya şokta. Fakat asıl şokta olan ABD’deki liberaller, solcular, Hillary Clinton’ın destekçileri. Bir türlü kabullenemiyorlar (hem sistem hem de kazanan adaydan dolayı hak verebiliyorum onlara); bundan dolayı da abuk subuk laflar ediyorlar. Komplolar kurmaya çalışıyorlar filan. Bu arada da bir sürü filme bakıp “tam içinde yaşadığımız zamanlarla ilgili” diye ahkam kesiyorlar. Bu hafta vizyona giren “Fantastik Canavarlar ve bir şey bir şey” için de böyle dediler. Türkiye’de ne zaman gösterileceğini bilmediğimiz, Miami’de siyah bir gayin büyüme macerasını anlatan “Moonlight” için de. Tabii bu arada “Geliş”in de bugünlerle çok bağıntılı olduğunu söylemeden edemediler.
Bunun sebebi yüzeysel bakınca bariz ama biraz eşeleyince ne kadar saçma olduğu hemen gün yüzüne çıkıyor. Yazının buradan sonrasında filmin detaylarından bahsetmekle kalmayıp, uyarlaması olduğu kısa öykünün detaylarına da gireceğim. O yüzden eğer sürprizlere filan önem veriyorsanız okumayı bırakabilirsiniz. (Kısaca: film dandik, gitmeyin) En son bir kere daha ikaz ediyorum; sizin için yeni paragrafa bile geçeceğim.
“Geliş”in bu çalkantılı günlere, özellikle Amerika’nın seçim sonrası halet-i ruhiyesine çok uygun olduğu efsanesi filmin biraz da konusundan kaynaklanıyor. Dilbilimci Dr. Louise Banks (Amy Adams) üniversitede ders vermeye giderken, tüm dünyayı şoke eden bir haberle başlar gününe. Gezegenin on iki birbiriyle alakasız yerinde, 400 metre uzunluğunda karpuz çekirdeğine benzeyen uzay gemileri belirmiştir. Uzaylıların neden geldikleri muallaktayken, Amerikan ordusu Banks’ten ülkedeki tek gemiye gidip, içindeki yaratıklarla temas kurmasını ister. Bu görevinde ona matematikçi Ian Donnelly (Jeremy Renner) eşlik edecektir. Yedi bacaklı devasa mürekkep balıklarına benzeyen iki uzaylının dillerini anlamaya çalışırlar; seslerini kopyalayamayacakları için yazılı dillerini öğrenmek için çaba göstermeye başlarlar.
Damlatan mürekkep kalemle çizilen yuvarlaklara benzeyen bir yazı stili olan yaratıkların alfabesi, semiotiktir. Yani harf değil, her sembolün bir kelime veya kavrama eş gelen bir anlamı vardır. Bizimkiler bunu çözmeye çalışırken, dünyanın diğer yerlerinde (özellikle Çin’de) uzaylılara karşı yaklaşım daha soğuktur. Dünya topyekün bir savaşın eşiğine gelirken Louise, hem yaratıkların dillerini çözmek hem de genç yaşta ölen kızıyla ilgili gördüğü halüsinasyonlara son vermek için çabalamaktadır.
Daha doğrusu film sizde Louise’ın kızının yıllar önce öldüğü kanısını yaratmaya çalışıyor. Fakat yönetmen Dennis Villeneuve bu sahnelere o kadar amatörce yaklaşıyor ki, Ted Chiang’in orijinal hikayesini okumamışsanız bile Louise’in geçmişi değil geleceği gördüğünü anlıyorsunuz. Çünkü filmin esprisi şu: dil ve lisan, benlik ve bilinçten değil, tam tersi benlik ve bilinç lisandan gelir. Yani ana diliniz düşünme şeklinizi etkiler. Bu tez daha sonra çürütülmediyse de farklı şekillerde yontuldu. Kanadalı dilbilimci Steven Pinker buna benzer şeyler söyler ama biraz daha mantıklı bir yere gelir teorilerinde (ve örnek olarak Türkçeyi de kullanır – kitabını okuyun, ismi “The Stuff of Thought”). Neyse, yaratıkların dillerini öğrenince Louise hem geçmiş (ki normal), hem şimdiki (daha da normal) hem de gelecek zamana hakim oluyor (bu epey anormal). Gelecekte ne olacakları görüyor. Bu zaman da farkına varıyor ki filmin başından beri gördüğü kız aslında onun yıllar sonra doğacak ve sonra amansız bir hastalıktan ölecek kızı.
Villeneuve atmosfer yaratmada başarılı ama hikaye anlatmada über-başarısız bir yönetmen. Filmin çakıldığı yer de zaten hikayesi ve hikayenin vardığı son. Ted Chiang’in kısa öyküsü üç zaman dilimini de aynı anda anlatır. Şimdiki zamanı Louise’in kızından hamile kaldığı gece için kullanır. Yaratıkların gelişi ve başından geçenleri geçmiş zamanla ve kızın hayatını gelecek zamanla. Yaratıkların dilini anlayınca Louise şunu der: “Repliklerini bilen bir aktör gibi hiçbir şeyi değiştirmeden hayatımı yaşamaya devam ettim.” Yani geleceği bilip değiştirmeme. Bu filmdeki seçimden farklı çünkü filmde Louise Ian’a kızlarının öleceğini söylüyor. Ayrıca kızları hikayedeki gibi aslında engel olunabilecek bir kazayla değil çaresiz bir hastalıkta ölüyor. Bu da Louise’i “daha insancıl” yapıyor. İyi de tüm bunlar filmin anlattığına, yabancıya empatiye zıt şeyler. Böyle bir kabiliyet olunca evrensel diğer gibi değil de yere çakılı insan gibi hareket etmek, saygısızlık. Filmin buradan sonra Bill and Ted filmlerindeki gibi komik bir zaman yolculuğu hilesini kullanması filansa iyice rezil. Eğer bu film bize dünyayı sevmeyi, birbirimizi dinlemeyi öğretecekse, ben de Marslıyım.

Tags