Ali Arıkan’dan 2017 Oscar Tahminleri

Pazartesi, 26 Eylül 2016 12:10

Oscar 2017’ye Geri Sayım: Venedik, Toronto ve Telluride’dan Gelenler

Sonbaharın gelmesiyle genel anlamda ödül, ya da nam-ı diğer Oscar sezonu açıldı. Geçen sene de sezon biraz sessiz ve derinden ilerliyordu; herkesin konuştuğu ve “işte, Oscar’ın şimdilik en büyük adayı” dediği film yoktu. Bu sene geçen yıla kıyasla çok daha sakin başladı. Sanki Hollywood’un ödül için oynayacak filmlerinin üstüne ölü toprağı serpilmiş gibi. İşin ilginç tarafı gişede son yılların en başarılı yıllarından birini yaşıyoruz ama heyhat daha prestijli filmler öyle o kadar ses getirmiyor. Bu işler zaten böyledir; genelde inip çıkarlar. İşte şu anda da “ödül sezonu” ve “prestij filmleri” inişteler. Daha 2016’nın sonuna aylar var; beklemediğimiz bir yerden sürpriz gelebilir ama şimdilik bu olasılık zayıf görünüyor.

Geleneksel olarak Oscar sezonunun ilk habercileri, Ağustos sonu ve Eylül başında gerçekleşen Venedik, Telluride ve Toronto Film Festivalleridir. Bu yıl da Şubat ayına kadar konuşacağımız pek çok film galalarını bu festivallerde yaptı. Bazılarını birkaç hafta sonra FilmEkimi’nde de izleyeceğiz. İşte son iki haftadır en çok konuşulan filmler:

La La Land:
Pek bir sevilen, yere göğe sığdırılamayan ama aslında bir şeye benzemeyen Whiplash’in yönetmeni Damien Chazelle’in yeni filmi, ismini Los Angeles’tan alan ve (doğal olarak) orada geçen bir müzikal. Başrollerdeyse Ryan Gosling ve Emma Stone var. Gosling, kasvetli barlarda jazz yapan bir müzisyeni, Stone’sa oyuncu olmayı kafaya takmış bir garsonu oynuyor. Tanışıp aşık oluyorlar ama başarılı oldukça aralarında sorunlar çıkmaya başlıyor. Müzikallerden öyle çok “orijinal” bir konu beklemek saçma. Ama ben bu Damien Chazelle’e ifrit olduğum için filme acayip önyargılı bakıyorum. Fakat öyle yada böyle, izleyenler pek bir seviyor filmi. Ve “an itibarıyla” en iyi film Oscar’ının da en büyük adayı.

Jackie:
Ülkemizde herhalde en çok No filmiyle tanınan Şilili yönetmen Pablo Larraín’in yeni filmi, bir Jackie Kennedy biyografisi. Kasım 1963’te suikaste kurban giden Amerikan başkanı Kennedy’nin kendisi kadar ünlü karısını Natalie Portman oynuyor. Yapımı sırasında herkes bu filme bir yerleriyle gülüyordu ama önce Venedik’te dikkat çekti, sonraysa Toronto’da acayip beğenildi. Özellikle her filminde ağlayan Natalie Portman’ın oyunculuğuna methiyeler düzüldü. Bu filmde de ağlamak için epey bir fırsatı var zahir.

Manchester-by- the-Sea:
Kenneth Lonnergan’ın filminin başrollerinde Casey Affleck ve Michelle Williams var.Bu yönetmeni özellikle ABD’de çok severler çünkü ne de olsa 11 Eylül’le ilgili (doğrudan bağlantılı olmasa da) en iyi filmlerden biri olan Margaret’i yönetmişti. O film ülkemizde pek rağbet görmedi ama bu yeni yapımın ses getirmesini bekliyorum. Babası öldükten sonra zor günler geçiren yeğeninin tüm sorumluluklarını üzerine alarak ona göz kulak olmak için kollarını sıvayan fedakar bir adamın öyküsünü anlatan film, Casey Affleck’e yüzde yüz en iyi erkek oyuncu Oscar adaylığı getirecek. Bunu daha önce de söyledim. Son iki hafta içinde insanlar filmi gördükçe bu artık iyice kesinleşti. Heyecanla bekliyorum.

The Birth of a Nation:
Şimdi bu film ilginç. Şubat ayında 2016 Sundance Jüri Büyük Ödülü ve İzleyici Ödülü’nü aldı. Buraya kadar iyi. Fakat sonra film, Toronto’da gösterime girmeden önce filmin başrolünü de üstlenen yönetmen Nate Parker’ın üniversitede yaşadığı bir tecavüz skandalı yeniden konuşulmaya başladı. Mahkemede aklansa da kadın intihar etmiş. Detaylarını ararsanız bulursunuz, her yerde yazıyor. Bu da filmin haklı olarak önüne geçti. Bu sebepten dolayı Oscar’da şanslı mı, değil mi gibi sorular çok yakışıksız. Onun için hiç girmeyeceğim. DW Griffith’in dibine kadar ırkçı olmasına rağmen sinema tarihinin mihenk taşlarından olan filmiyle aynı adı taşıyan yapım, 1831’de Virginia’daki bir köle ayaklanmasını anlatıyor.

Arrival:
Bu filmden de sıklıkla bahsediyorum çünkü uyarlaması olduğu Ted Chiang’ın “Story of Your Life” öyküsünü yıllar önce okuyup beğenmiştim çok. Daha geçen hafta yine okudum. Bu sefer de beğendim ama eskisi kadar değil. Uzaydan gelen yaratıklarla iletişim kurmaya çalışan bir dilbilimci rolünde Amy Adams filmde öne çıkıyor. Anlatsam biraz filmin sürprizlerini rezil edebilecek detaylardan (ve tabii ki oyunculuğundan) ötürü Adams’ın Oscar adaylığı da kesin gibi. Ama bu sene en iyi kadın oyuncu adayları çok zorlu bir kategori olacak.

Moonlight:
Barry Jenkins’in filmi Telluride’da çok konuşuldu. Kiniklik yapmak istemiyorum çünkü sözüne inandığım, zevkine güvendiğim insanlar filmin harikulade olduğunu söylüyor. Fakat şöyle bir durum var. Moonlight, hayatının üç farklı safhasında eşcinselliğiyle barışmaya çalışan, dünyaya açılmak isteyen fakir, zenci bir adamla ilgili. Hem biyografik ögeler, hem gaylik, hem siyahlık filan… Oh… Çeşitliliğin dibine vurmak için can atacak bu yıl Oscarlar. Onun için bu film de biçilmiş kaftan gibi. Zaten şimdi hangi filmler şanslı gibi ona bakıyoruz; onun için belki bu üslubum kabul edilebilir.

Lion:
İzleyenleri pek bir ağlatmış bu film. Zaten bu yıl Toronto’da herkes her filmde ağlamış gibi. Seans sonrası Twitter sulu sepken gibiydi. Film, gerçek bir hikayeden uyarlama. Saroo Brierley beş yaşındayken bir trende kayboluyor ve Hintli ailesinden ayrılıyor. Sonra bunu Avustralyalı bir aile evlat ediniyor. Yıllar sonra da adam Google Earth teknolojisini kullanarak ailesine yeniden kavuşuyor. Başrollerde Dev Patel, Rooney Mara, David Wenham ve Nicole Kidman var. Yönetmense Top of the Lake dizisinden hatırlayabileceğiniz Garth Davis. Bu ilk sinema filmi.

Tags