Ali Arıkan yazdı: Zero Dark Thirty ve İşkence

Cumartesi, 16 Şubat 2013 14:47

[wzslider autoplay="true" transition="'slide'"]

Dipnot Tablet Sinema Yazarı Ali Arıkan Oscar’ın En İyi Film adaylarından Zero Dark Thirty’i kaleme aldı;

2009 yılında senaryosunu Marc Boal’la birlikte yazdığı “The Hurt Locker’la” en iyi film Oscar’ını kazanan yönetmen Kathyrn Bigelow’un, yine Boal’la birlikte yazdığı ve Türkiye’de geçen hafta gösterime giren son filmi “Zero Dark Thirty,” tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de tartışılıyor. Sloganı “Tarihin En Kapsamlı İnsan Avı” olan ve 11 Eylül saldırıları sonrası ABD istihbaratının Usame Bin Ladin’i ölü ya da diri ele geçirme çabalarını konu alan film, Amerika’nın amacına ulaşabilmek için işkence dâhil her yolu mubah görmesini meşrulaştırmakla itham ediliyor.

Bu, hem Türkiye’de hem de dünyada önde gelen köşe yazarları, analistler ve sayıları az da olsa bir kısım film eleştirmeni tarafından savunulan bir görüş. Bense buna katılmıyorum. Film, kesinlikle işkenceyi meşrulaştırmıyor. Fakat Bigelow ve Boal’un iddia ettikleri gibi, sütten çıkmış ak kaşık da değil. Genel olarak başarılı ve entelektüel bir çalışma olsa da, hem hikâye olarak hem de verdiği mesajlar bakımından “Zero Dark Thirty” karışık ve kusurlu bir film.

11 Eylül’le ilgili aslında besbelli olan ama ABD dışında konuyla ilgili yorum yaparken sıkça göz ardı edilen bir aksiyom var. O da şu: 11 Eylül 2001 sabahı, Amerika’nın doğu yakasında gerçekleşen saldırılar, hem ABD devleti hem de ABD vatandaşları için muazzam bir travmadır. Pearl Harbour saldırısıyla bile karşılaştırılamaz. Bu saldırılar neden oldu, nasıl oldu, sonuçları neler doğurdu? Tabii ki bunlar cevap verilmesi ve analiz edilmesi gereken önemli sorular. Fakat bunların tümü, ABD devleti ve (genelleme yaparsak) vatandaşları için türev olmaktan öteye gitmedi ve gitmez. Önemli olan, o ılık Salı sabahında ABD’nin, kendi “anavatanında” tarihinde görmediği büyüklükte bir saldırıya uğramış olması. Fakat bu şekilde anlatınca, yani soyutlayınca bile olayın hacmi ve haşmeti kaybolabiliyor. Bu sebepten dolayı size elle tutulur bir örnek vermek istiyorum.
1 Mayıs 2011’de, yani saldırılardan tam on yıl sonra, Champaign-Urbana’da her sene düzenlenen Roger Ebert’ün film festivalinden dönüyorum. Chicago’nun O’Hare havaalanındayım, İstanbul uçağına daha vakit var, güvenlikten geçtim, uçağın kapısına yakın oturdum, kitap okuyorum. Telefonum çaldı; Los Angeles’tan bir arkadaşım aradı. Havadan sudan sohbet ederken gözüm duvardaki televizyona, CNN’deki altyazıya kaydı: “Güvenilen kaynaklar Bin Ladin’in öldüğünü söylüyor; Başkan birazdan ülkeye seslenecek.” Arkadaşım konuştukça konuşuyor, lafını kestim, “CNN’i aç” dedim, “Bin Ladin’i öldürmüşsünüz.” Hiç duraklama olmadan telefonun öbür yanından tek bir kelime geldi: “Finally,” yani “en sonunda!” Neyse, telefonu kapattım, Facebook’a girdim, ilk gördüğüm durum güncellemesi New York’lu bir arkadaşımdandı: “Finally.” Hollywod’da yaşayan, ne politika ne de uluslararası ilişkilerle genelde ilgilenmeyen bir aktrisle, doğma büyüme New York’lu, politikayla aktivizm seviyesinde uğraşan, Brown mezunu solcu bir televizyon eleştirmeni işte o tek kelimede buluşmuştu: “Finally.” En sonunda.

Usame Bin Ladin’in öldürülmesi ABD için bir boşalma, bir arınma, bir katarsisdir. Bir kere bunu unutmamak gerek. Amerikalıların bunu çok büyüttüklerini düşünebilirsiniz, bunu daha büyük bir savaş propagandasının küçük parçası olarak görebilirsiniz ve hatta aslında Bin Ladin’i ABD’nin yarattığını savunabilirsiniz. Fakat Bin Ladin’in ölümünün ABD’nin psikolojisine olan etkisini yadırgayamazsınız.

Ha, 11 Eylül saldırılarının ABD’yi anlatılmayacak bir ölçüde etkilemesi, ondan sonra gelişen olayları ve özellikle Amerikan ordusu ve istihbaratının işkence de dâhil olmak üzere başvurduğu nahoş uygulamaları filme aktarırken gerçeklerin göz ardı edilebileceği anlamına da gelmez. Fakat zaten “Zero Dark Thirty” böyle bir ahlaksızlık ve vicdansızlık yapmıyor. Kusurları bol, ama işkenceyi meşrulaştırdığı savı doğru değil.

Film, simsiyah bir kareyle açılıyor. Bu karanlığa da 11 Eylül saldırılarında ölenlerin gerçek ses kayıtları eşlik ediyor. Bu, duygu sömürüsüyle seyirciyi manipüle eden ve film grameri açısından gayet başarılı bir giriş. Belgesel türü de dâhil olmak üzere sinema bir kurgudan ibarettir. Belgesel türü de dâhil olmak üzere sinema bir sanattır. Direkt olarak gerçekleri göstermez. Gerçekleri, ona hayat veren kişi veya kişilerin gözünden gösterir. Yani güdümleme, yani yönlendirme, yani manipülasyon sanatın her dalında olduğu gibi sinemanın doğasında vardır. İşte bu sahnede de Bigelow, seyirciyi ABD’nin travmasına ortak ediyor. İsmini, cismini bilmediğimiz bir sürü insanın o ağlamaklı, içler acısı sesiyle, seyirciye saf tutturuyor.
Ve ilk kazığı da seyirciye bir sonraki sahnesiyle atıyor. Kafalarında kara kukuletalarla bir grup insan, leş gibi, acı kokan bir odaya dalıyorlar. Ortasında sadece donuyla kalmış bir adam tavandan asılı. Devam eden on-on beş dakika boyunca bu esir, inanılmaz işkencelere maruz kalıyor. Kafasına çuval geçirip, ağzından aşağı soğuk su akıtılıyor (“waterboarding” denilen bu metod o yıllarda çok tartışılmıştı), küçücük bir dolabın içine tıkılıyor, olmadık rezilliklere maruz kalıyor. İşkenceyi koordine eden CIA yetkilisi Dan (Jason Clarke) bir ara sigara içmeye çıkıyor, işe yeni başlayan ve hikayenin “kahramanı” olacak Washington’dan yeni gelmiş kadın ajan Maya’nın (Jessica Chastain) zorlamasıyla işkenceye devam ediyor. Sahnedeki bu ikilem, Clarke’ın karakterini daha da canavarlaştırıyor. Naziler’de kötülüğün olağan ve hatta sıkıcı bir hale geldiği anlatılır. Bu sahnede Bigelow işkenceyi meşrulaştırmayı bırak, bu insanlık dışı suçun bayağılığını göstererek ve vahşetinden ödün vermeyerek ona karşı taraf alıyor. Filmi okumak gibi özel bir çaba bile göstermeye gerek yok. BU işkence sahnesini ben “cık cık cık, şuna bak yahu; kadın, işkenceyi meşrulaştırıyor” diye değil, gözlerimi kaçırarak izledim. İyi ve kötüyü sınıflandırmadığı kesin bu sahnenin. Ama kasap ve kurban ikilemini hissettiriyor ve seyircinin sempatisini kurbana karşı çekmese de, antipatisini çok açık olarak kasaba doğru yöneltiyor.

Bu işkence sahneleri aynı etkiyle devam ediyor. Ta ki, işkencecilerin aklına, ellerinde hamur ettikleri Suudi Arabistan’lı teröristi kandırmak gelene kadar. Şimdi filmdeki anlam kargaşası da buradan kaynaklanıyor zaten. Dan ve Maya, filmin başından beri işkence ettikleri esirlerinden, Bin Ladin’in kuryesi Abu Ahmad’ın ismini alıyorlar. Birkaç sene geçiyor ve bu sefer Maya, Pakistan’da ele geçirdiği başka bir El Kaide’liden işkence yoluyla Abu Ahmad hakkında bilgi almaya çalışıyor. İstediği veriyi alamıyor ama bu son kurbanının, Abu Ahmad’ın ismini gizlediğini düşünüyor. Ve bundan da yola çıkarak Abu Ahmad’ı bulmak için çalışıyor ve sonunda başarılı oluyor.

İşte sorun burada. İlk başta işkence sonuç vermiyor. Ama işkence, dolaylı yolla Bin Ladin’in kuryesinin ismini ortaya çıkartıyor. Daha sonra, Abu Ahmad’ın önemine filmin kahramanı, dolaylı da olsa, yine işkenceyle vakıf oluyor. Kathryn Bigelow’un söylediği ve her film için de doğru olduğu gibi, bir sanat eserinin bir olayı göstermesi, o olayı savunduğu anlamına gelmez. Caravaggio, “Vaftizci Yahya’nın Kafasının Kesilmesi” tablosuyla, “oh, canıma değsin, ne iyi oldu da kesildi” demez. Gösterilenden anlam çıkartmak da zaten sanatçının değil, izleyicinin yükümlülüğüdür. Öyle ki çoğu zaman, bir sanat eserinin gerçek anlamını sanatçının kendisi bile bilemez.

“Zero Dark Thirty” de kesinlikle işkenceyi meşrulaştırmıyor. Fakat işkencecileri mazur görüyor. İki eylemin arasında fark var. Meşruiyet, hukuka uygunlukla eş anlamlıdır. Mazur görmekse bir affı içerir. “Zero Dark Thirty,” işkenceyi canavarca buluyor bulmasına ama işkencecileri, Usame Bin Ladin’in bulunması için kullanıldığından dolayı affediyor. Bigelow ve Boal, istedikleri kadar olaya objektif yaklaştıklarını iddia etsinler. Film, Usame Bin Ladin’i hem ABD’nin milli hem de Maya’nın şahsi kan davalısı olarak gösteriyor. Ve seyirciye de “onun ölümünü istiyorsanız, bu sürece katlanmalısınız” mesajını veriyor. Bu mesajı bazen youmsuz veriyor ama işine geldiğinde de destekliyor. Zor bir film “Zero Dark Thirty.” Gerçekten zor.

Dipnot Tablet AppStore ve Android Market’te. Hem de ücretsiz.