Ali Arıkan yazdı: “The Hateful Eight’le İlgili Sekiz İzlenim”

Cumartesi, 9 Ocak 2016 11:32

Ali Arıkan 

1. Quentin Tarantino’nun yeni filmi The Hateful Eight’i yönetmenin istediği şekilde izleyemeyeceğiz. Hoş sinefilliğiyle gurur duyanların bile korsanın dibine vurduğu ve en dandik görüntü ve ses kalitesinde film izlemekten zevk aldığı ülkemizde bu pek çok film için geçerli. Ayrıca alan memnun, satan memnun. Fakat filmi görülmesi gereken formatta izleyememenin bu sefer ayrı bir önemi var. Tarantino, The Hateful Eight’i dijital kamerayla değil Panavision 65 HR kamerayla çekti. Yani film kullanmakla kalmadı, filmin de eski formatlı bir versiyonunu kullandı.

Bununla da kalmadı. Sinema salonları 70mm projektör kullanmayalı yıllar geçmiş olsa da The Hateful Eight için ABD’nin farklı şehirlerinde, yüzden fazla sinema salonunda özel roadshow gösterimleri düzenlendi. İlk olarak 1910′lu yıllarda başlayıp 70′li yıllara kadar devam eden roadshow gösterimleri, sinemada film izlemeyi özel bir etkinliğe dönüştürdü. Bir opera veya müzikal izlemeye gidiyormuş gibi hazırlanıp sinema salonuna giden insanlar; Rüzgar Gibi Geçti, Arabistanlı Lawrence ve Ben-Hur gibi dev ve uzun süreli yapımları ilk olarak bu özel gösterimlerde izlediler. Gösteri, filmin havasını veren bir uvertürle başlıyordu; sonra da filmin ortalarına doğru bir antrakt geliyordu. Tarantino, tüm bunları The Hateful Eight roadshow’unda da kullandı; seyirciye yıllardır yaşamadıkları bir deneyim sundu. Türkiye’deyse film ya beşinci sınıf korsan kopyalarda izlenecek ya da küçücük salonlardaki dandik dijital projeksiyonda. Yani bir anlamda film ülkemizde ölü doğan bir bebek olacak.

2. Filmin ülkemizde istenilen etkiyi yaratamayacak olmasının bir sebebi daha var. The Hateful Eight, Tarantino’nun en konuşkan ve en teatral filmi. Amerikan İç Savaş’ının bitişinden birkaç yıl sonra, kelle avcısı John Ruth (Kurt Russell) bir tipinin ortasında, at arabasıyla Daisy Domergue (Jennifer Jason Leigh) adlı azılı bir suçluyu asılması için Red Rock kasabasına götürmekte. Yolda başka bir kelle avcısı olan ve İç Savaş gazisi zenci (burası önemli) binbaşı Marquis Warren’la karşılaşır; Ruth istemeyerek de olsa Warren’ı at arabasına alır. Az zaman sonra bu sefer de İç Savaş sırasında Güney saflarında savaşan ve şimdi de Red Rock’un yeni şerifi olduğunu iddia eden Chris Mannix’le (Walton Goggins) karşılaşırlar. Dörtlü, tipi iyice bastırınca kasabanın biraz dışındaki küçük bir bara sığınır. Onlar gibi havadan korunmak için daha önce bara gelmiş dört kişi daha vardır içerde. Eski bir güneyli general (Bruce Dern), bir söylediği bir söylediğini tutmayan bir Meksikalı (Demian Bichir), İngiliz bir cellat (Tim Roth) ve günlük tutmaktan başını kaldıramayan bir kovboy (Michael Madsen).

Sekizlinin her üyesinin bir sırrı var. Hepsi bir şey saklıyor. Ama ne sakladıklarını tam olarak bilemiyoruz. Bazı zamanlarda film bir Agatha Christie hikayesine dönüşüyor; dedektif kahramanımız, Poirot’nun dengi de Binbaşı Warren oluyor. Ama adı üstünde filmin aslında kahramanı yok. Bu karakterlerin hiçbirinin sevilecek tek bir yönü bile bulunmuyor. Tam bir karaktere kanınız ısınıyor, ısınan kanınızı donduracak bir şey yapıyor. Hem adama hem de kendinize fitil oluyorsunuz.

3. Filmin ülkemizde yönetmenin beklediği etkiyi yaratamayacağının sebebi bu değil yalnız. Film acayip ama acayip ağır dialoglar içeriyor. Nicelik olarak yoğun, nitelik olarak da derin bir film. Doğru dürüst İngilizce konuşmayı bıraktım, iki kelimeyi bir araya bile getiremeyen bir seyirci bu filmi anlamaz. Alt yazı kesmez. Aynı şekilde dialogların içerdiği bilgi ve yaptığı yorum da genel olarak Türkiye’deki seyircinin anlayamayacağı konular. “Amerika’yı anlatıyor” gibi yuvarlak ve anlamsız yorumlar okursunuz büyük ihtimalle. Ama ABD’de kanun, hukuk, ırk ilişkileri, kuzey-güney çatışması, iç savaş ve hala devam eden kutuplaşmalar gibi konulara hakim olmadan bu filmi kavrayamaz kimse. Nasıl Kış Uykusu veya Bir Zamanlar Anadolu’da veya Yeraltı gibi filmleri yabancı seyirci izliyor, belli yerlerini beğeniyor ama tam olarak kavrayamıyor. Burada da öyle.

4. Film yönetmenin şimdiye kadar yaptığı en erişkin ve aklı başında yapım. Kill Bill’e kadar olan filmlerinde başka bir hava var; sonrakilerdeyse daha farklı bir bakış açısı. Mesela Tarantino, Inglourius Basterds’da tarihi bir film yapıyor gibi görünse de, gerçek olayların İkinci Dünya Savaşı filmleri gözüyle anlatımını yapıyordu. Bu, gerçekten esinlenmiş İkinci Dünya Savaşı filmi yapmakla farklı bir şey. Kurmaca ile gerçeğin nasıl bir etkileşim yaratabileceğine bakıyordu adam. Aynı şekilde Django Unchained’de (ki en kötü filmi), “eski güney epik” filmleri stiliyle gerçek anlamda bir intikam hikâyesi çekti.

trntn4

5. The Hateful Eight’te Tarantino siyasi ve sosyal yorumun dibine vuruyor. Başarılı da oluyor. Yalan olsun veya olmasın, belli bir politik ideal etrafında Amerikalıların nasıl kümelenebileceğini gösteriyor. Ülkenin ruhundaki tezatları işliyor. Irk sorununu hala çözemediklerini iddia ediyor ve daha da ileri gidip ülkenin bunu belki de hiç çözemeyeceğini söylüyor. İşte bunun için de bir yalanın etrafında toplanmanın belki de ne kadar idealist bir seçim olabileceğini gösteriyor.

6. Quentin Tarantino şiddete olan düşkünlüğüyle nam salmıştır ama herhalde bunu da şiddet içeren film izlemeyenler söyler. Yoksa adamın filmleri hiçbir zaman o kadar da vahşi değildir. Daha doğrusu değildi, en azından bu filme kadar. Özellikle ikinci yarısındaki bir flashback ve sonrasında film şiddetin ve vahşeti kastın bir parçasıymış gibi kullanıyor. Cinselden tutun ırksal her anlamda şiddetin tarihçesini yazıyor.  Vahşetin çağrısını yapıyor. Tarantino’nun en rahatsız edici filmi olduğu kesin. Irk veya cinsiyet fark etmeden herkese karşı inanılmaz bir nihilist bakış açısı hakim filme. Artık yaşını başını almış, biraz daha rahatlamış olması beklenirken Tarantino genç ve kızgın bir yönetmenin ilk filmindeki çıkıntılıkla çekmiş filmi. Takdir ettim.

7. Genelde geniş manzaraları muazzam tablolarla göstermek için kullanılan 70mm tekniğini Tarantino burada aktörlerin kısılıp kaldığı barda kullanmayı tercih ediyor. Yani 70 mm’den beklediğiniz gibi öyle muazzam kadrajlar yok; tam tersi klostrofobik bir ortam hakim filme. Yönetmen seyirciyle oyun oynuyor yani. Siz bir John Ford Western’i bekliyorsunuz ama yönetmen size 1870’lerde geçen bir Edward Bond oyunu sunuyor adeta. Beklenti, beklentiler sonucu hayat ve sanatta insanların kendilerine biçtiği roller ve bu rollerin yaşadığı serüvenler üzerine yoğunlaşmış.

8. The Hateful Eight herkes için değil. Hatta The Hateful Eight her Quentin Tarantino hayranı için bile değil. Ama The Hateful Eight çok iyi bir film.

-

Yazının devamını okumak  ve Dipnot Tablet’in 251. sayısını indirmek için

TÜRKİYE’NİN EN ÇOK OKUNAN TABLET DERGİSİNİ ÜCRETSİZ OLARAK

iPAD’İNİZE İNDİRMEK İÇİN TIKLAYIN

 available-on-the-app-store

ANDROİD TABANLI TABLETİNİZE İNDİRMEK İÇİN TIKLAYIN
Get-it-on-Google-Play