Ali Arıkan yazdı: “Rogue One: Bir Star Wars Hikayesi”

Cuma, 16 Aralık 2016 10:19

Hazırlayan: Ali Arıkan

George Lucas, 2012 yılında şirketi Lucasfilm’i (LFL) Disney imparatorluğuna sattı ve Star Wars’dan elini ayağını çekti. 1970’lerde yarattığı galaksi de yepyeni bir döneme girdi. Neredeyse 40 yıl boyunca Lucas’ın kontrol ettiği, keskin çizgileri olan Star Wars evreni de, yapımı sırasında çok kişinin çok yorum yaptığı, bir tür “komite işi”ne dönüştü. Lucasfilm’in başında Kathleen Kennedy var ve patron o gibi ama o da Disney’nin CEO’su Alan Horn’a rapor veriyor. Bunun dışında Star Wars’un geleceğinden sorumlu bir “Star Wars hikaye grubu” bulunuyor şirkette. Bu politbüro da muhtelif senaristler ve LFL’in üst düzey çalışanlarından oluşuyor. Bir grup için öykü öne çıkıyor, diğeri için kazanç. Gelecek filmleri ve destanın içine nasıl entegre olduklarını bu grup kontrol ediyor. Yıllar boyunca Star Wars destanı; dehası, kusurları, düşleri, travmalarıyla George Lucas’ındı. Haliyle tutarsız sonuçlar doğurdu bu. Şimdiyse çok daha istikrarlı sonuçlar çıkıyor ortaya. Zararsız, risk almayan, ayırt edilmesi zor, fabrikasyon ürünler var artık.
Bunu anlatmamın sebebi şu. İşin doğası artık böyle. Star Wars filmleri benim büyürken izlediğim, hayranı olduğum, kafayı yırttığım filmler değil artık. İkincisi de şu: bu filmler artık benim için değil. Orijinal üçlemenin karakterlerinin Güç Uyanıyor’da tali yola talim edilmeleri de gösteriyor ki benim neslim Star Wars’da artık konuk oyuncu bir anlamda. Son olarak bu hafta vizyona giren ve orta büyüklükte bir mahallenin nüfusu kadar senaristin ancak yazabildiği Rogue One: Bir Star Wars Hikayesi de tamamıyla gereksiz bir macerayı anlatıyor. Bu hikayelerin çok sinik, çok kapitalist varoluş sebepleri var. Ben bu üç noktayla da kafamda uzlaştım. En azından yeni Skywalker klanının destanını değil de ana filmlere paralel başka hikayeleri anlatacak bu filmlere çok sıcak bakıyorum. Kaygılanmayı nasıl bırakıp yeni Star Wars’u sevmeyi öğrendim: Bir Ali Arıkan Hikayesi.
Rogue One, asıl Star Wars serisinin 1977’deki ilk filmi olan dördüncü bölümle 2005’teki son prequel’ı üçüncü bölüm arasında geçiyor. 77’deki filmin başında akan yazı şöyle başlar: “İç savaş dönemi. Asiler gizli üslerinden yaptıkları saldırıda İmparatorluğa karşı ilk zaferlerini kazandılar. Muharebe esnasında ittifakın casusları, imparatorluğun bir gezegeni yok edecek güçteki korkunç silahı, zırhlı uzay istasyonu Ölüm Yıldızı’nın planlarını çalmayı başardı..” İşte Rogue One bahsi geçen bu muharebeyi ve planların çalınmasını anlatıyor. Star Wars’un yeni haleti ruhiyesi ve varoluş sebebiyle ne kadar barışık olsam da filmden çok bir şey beklemiyordum. Çok beğendim. Rogue One serinin en iyilerinden biri.
Bu sefer kahramınımız Jyn Erso (Felicity Jones). Jyn’in babası Galen (Mads Mikkelsen) yıllar önce İmparatorluğun Ölüm Yıldızı projesinin bir nevi Robert Oppenheimer’lığını yapmış, fakat sonra yol açabileceği felaketin farkına varıp karısı ve kızıyla galaksinin ücra bir köşesine sığınmış. İmparatorluk subayı Direktör Krennic (Ben Mendelsohn) Galen’ı saklandığı yerden çekip çıkartıp, bu esnada karısını da öldürünce Jyn, asilerin bile pek militan bulduğu ve annesinin arkadaşı, Ernesto’ya bin selam isimli Saw Gerrera (Forrest Whitaker) tarafından büyütülmüş. Film başladığında yolları ayrılmış, Jyn başına buyruk bir hayat sürmekte. Asilerle bir olmasa da serde isyan var, zaten Jyn’le de bir İmapartorluk hapishanesinde tanışıyoruz.
Dava için arkadaşını bile öldürecek asi casus Yüzbaşı Cassian Andor (Diego Luna) ve müstehzi robotu K-2SO (Alan Tudyk), Jyn’i hapisten kurtarıp asilerin karargahına götürüyor. Zira kaçıp asilere sığınan İmapartorluk pilotu Bodhi Rook (Riz Ahmed) Jyn’e bir mesaj göndermiş, Ölüm Yıldızının nasıl etkisiz hale getilrilebeileceğinin ipuçlarını veriyor. Jedi’lara gücünü veren Kudret’e inanan savaşçı-keşiş Chirrut Imwe ve candostu Baze Malbus (Çin’in en önemli iki aktörü Donnie Yen ve Jiang Wen) da ekibe katılıyor ve kahramanlarımız Ölüm Yıldızının planlarını çalmak için maceraya atılıyorlar.
Baştan filmin zayıf noktalarını teslim etmek lazım. İlk perde gereksizce karışık, parça parça. Kurbağa gibi bir sahneden diğerine atlıyor film. Senaryosunu Gary Whitta yazmıştı Rogue One’ın, sonra Chris Weitz filme bir el attı. Daha sonrasında da Tony Gilroy kalemi eline aldı ve filmin %40’ını baştan yeniden yazdı. Zaten filmin yarısı da yeniden çekildi, farklı sekanslar eklendi. Öyle ki yönetmen Gareth Edwards’ın filmin son kurgusuna onay verme yetkisi olmadığı bile konuşuldu. Ve bu dikiş izlerinin hepsi filmde görünüyor. Sonradan, üretim bandında biraraya getirilmiş olduğu bariz.
Belki de bu sebepten dolayı da karakterlere tam olarak ısınamıyorsunuz. Geçen yılki Güç Uyanıyor’un konusu neredeyse ilk Star Wars filmiyle aynı olsa da filmi rezillikten kurtaran iyi çizilmiş karakterler ve aktörlerin mükemmel kimyasıydı. Buradaysa tam tersi. En azından asi karakterler tek boyutlu, pek çoğu İngilizceyi ikinci veya üçüncü dil olarak konuşan aktörler de bir türlü rahat bir ilişki yaratamıyorlar.
Tüm bulara rağmen film çok başarılı. Bir kere gerçekten bir tehlikenin hissedildiği ilk Star Wars filmi bu. Asilerin paniğini hissediyorsunuz. Geçmişin ihtişamının yerle bir olduğu, karanlık zamanlarda geçen bir ölüm kalım hikayesi olduğu filmin her karesine işlemiş. Zorlu bir mücadele veriyor asiler ve bu mücadeleyi nasıl gerçekleştirecekleri belli değil.
Öyle ki karşılarında her anlamda yekpare bir İmparatorluk bulunmasına rağmen asiler düşmanla nasıl mücadele edeceklerinde anlaşamıyorlar. Davaları ortak ama metotları değil. Bunun yanında ikincil veya üçüncül derecede önemli olan asilerin filmi bu. Diğer filmlerde arka planda görülen. Bu gruba neden aktıldıkalrını, İmparatorluktan neden nefret ettiklerini anlıyorsunuz.
Filmin ana kötü karakteri Direktör Krennşic belki de Star Wars filmlerindeki en iyi kötü adam. Hannah Arendt’in “kötülüğün banalliği” kavramına uyacak bir kariyerist. İmparatorluğa filan inanıyor ama aslında sadece İmparatorlukta yükselmeye çalışan bir fırsatçı. Mendelsohn’ın karakteri oynarkenki seçimleri de çok ilginç. Eli dursa ayağı duymuyor. Hafifte bir peltekliği var. Gözlerinizi, kulaklarınızı alamayacağınız bir karakter olmuş.
Bir diğer kötü adamsa ilk filmde Peter Cushing’in oynadığı Büyük Vali Tarkin. Sette karakteri Guy henry oynamışsa da filmde yüzüne bilgisayarla Cushing’in hatları empoze edilmiş. Yaratılan efekt biraz garip – robotik biliminde “olağanüstü vadisi” diye bir kavram vardır. Robotlar insan görünüşe yaklaştıkça insanların onalar olan sempatisi artıyor fakat öyle bir nokta var ki burada o duygu hızla düşüyor sonra yeniden zirve yapıyor. Yani robotların tam olarak insana benzemeden önceki safhasında bu gerçekleşiyor. Burada da Tarkin’de böyle bir efekt var, yok değil. Ama Peter Cushing her zaman insanüstü garip bir mahlukata benzerdi, onun için beni fazla rahatsız etmedi.
Aksiyon sahneleri serinin en iyilerinden. Özellikle küçük bir deliği vurup her şeyi yıkmak gibi bir taktik bu filmde yok. Tam tersi uzaydaki muharebe Jedi’ın Dönüşü’ndekine taş çıkartıyor. Bunun dışında da hem yerde hem de gökteki savaşlar çok başarılı. Tüm bunlara arğmen planların asıl çalınma sahnesi çok küçük bir sahne. Tam da 1970’lerden fırlamış gibi. Bu gibi tezatlar filme hoş bir hava veriyor. Ha, bu arada Star Wars filmlerinin belki de en iyi iki Darth Vader sahnesi bu filmde. Lord Vader’ın neden galaksinin öcüsü haline geldiğini iki sahne farklı açılarla ispat ediyor. Rogue One, Star Wars’dan biraz da olsa umudu kesmiş bu eski hayranın içindeki ateşi yeniden alevlendirdi. Senenin en iyi filmi değil belki. Ama bu yıl benim en sevdiğim film.

Tags