Ali Arıkan yazdı: “Diriliş: The Revenant”

Cumartesi, 23 Ocak 2016 12:56

ALİ ARIKAN

Oscar’lı yönetmen Alejandro González Iñárritu’nun yeni filmi Diriliş, Oscar almak için biraz fazla kastıran bir pazarlama kampanyası sonrası sinemalarda. Bu gibi “prestij filmleri”nin varlık sebeplerinin ödül almak olduğunu iddia etmek biraz abartılı kaçabilir. Ama son aylarda Diriliş’in iletişim ekibi, böyle yanlış bir intibaı yıkmak şurada dursun, tam tersi onu ispat etmek için çalıştı. Medyayı, propagandadan çabuk etkilenen seyirciyi ve Amerikan Film Akademisi’ni etkilemek için filmin kalitesini değil, çekim sırasındaki yaşanan “zorlukları” kullandılar. Zorlukları tırnak içerisinde yazdım çünkü gerçekten filmin çekimi beklenmeyen sorunlar içerseydi, geçen yıl boyunca bunları duyardık. Tam tersi suni çileler yaratıldı filmle ilgili. Yok çok soğukmuş da, aktörler bizon ciğeri yemişler de, DiCaprio ayı postuna sarılıp uyumuş da, vesaire vesaire. Yüz milyon dolarlık film çekimi, yüz milyon dolar harcanan ve en azından bunun üç katı getirisi olması beklenen her iş gibi çok daha profesyonel ilerler. Kontrol altındadır her şey. Demek istediğim şu: Filmin çekimi, en az filmin hikâyesi kadar zorluydu öyle mi? Yemezler.

Bu üçüncü sınıf PR şaklabanlıklarına oldum olası gıcık olurum. Seyirciyi filme dair önceden programlama çalışmaları kadar antipatik bir pazarlama yöntemi olamaz. Bu sebepten dolayı da filme biraz önyargılı gittim. Zaten Iñárritu’yu da öyle çok sevmem (geçen senenin iyi filmlerinden Oscar’lı Birdman benim için bir istisnaydı); isteyerek gitmedim. Zaten jetlagden gecem gündüzüme karışmıştı; ilk sahnede uyudum; filmin en sonunda uyandım. Fakat görev sorumluluğundan dolayı dün yine gittim. Boston buz gibiydi. İnsanın içine işleyen bir rüzgar. Yerler kaygan. Leonardo DiCaprio filmi çekerken benim filmi izlemek için çektiğim çileyi çekmemiştir.

Neyse, filme gelelim. Etkileyici, güzel bir yapım. Amerikan ikonaları Ernest Hemingway, Jack London ve en önemlisi Henry David Thoreau’nun eserlerinin karışımı bir hikaye, ama felsefi olarak en çok Jean-Paul Sartre’dan etkilendiği belli. Yani hem transandantalizm hem de varoluşçulukla baş etmeye çalışan iddialı bir film. Başarılı oluyor. Fakat bir yere kadar. Doğa ve doğallığı ana temalarından biri yapmış filmde oyunculuklar o kadar abartılı ki oluşan tezat bir süre sonra rahatsız ediyor. Yani filmde anlatılanla anlatım şeklinin arasında bir uyumsuzluk var. Bundan ne kadar etkilenirsiniz; orası size kalmış.

maxresdefault6

19. yüzyılın başları; “beyaz adam”ın yeni yeni eline geçen vahşi ve soğuk Kuzey Amerika ormanları. Hugh Glass (Leonardo Di Caprio) deneyimli bir kürk avcısıdır. Bir av ertesinde devasa bir grizzly ayısı tarafından ölümcül bir biçimde yaralanan Glass’ı, yavaşlamamak adına ekibi ölüme terk eder. Fakat bölgeyi herkesten iyi bilen avcı Glass yavaş yavaş iyileşir ve ekibinin bıldır yediği hurmaları onlara ödetmek için peşlerine düşer.

Aslında filmle ilgili birkaç tane daha önemli detay var ama izleyince görürsünüz. Ben şimdi söylemeyeyim. Fakat bunlara rağmen film, özünde insanın doğayla olan ilişkisi ve özündeki yalnızlığı arasında dikiş dokuyan bir anlatı. Başarısının en önemli sebeplerinden biri şüphesiz Emmanuel Lubezki’nin muazzam görüntüleri. Zaten etkileyici olan Kuzey Amerika dağ, bayır, ormanlarını geniş açılı lenslerle en küçük detayına kadar dikkatli bir şekilde çeken Lubezki, günümüzün en iyi görüntü yönetmenlerinden biri olduğunu bir kez daha ispatlıyor.

Iñárritu da bu kadar ince eleyip sık dokuyan bir yaklaşım sergilemiş filme. Fakat görüntülerin yaratılmasında önemli ve uygun olan bu yöntem, filmin yaratmak istediği genel havaya gelince biraz fazla suni kaçıyor. Her karede bir mesaj var; her sahne hayatın ve varoluşun zorluğunun altını çiziyor; her an doğa ve insanın ne kadar zor bir birliktelikleri olduğunu ispatlamaya çalışıyor.

Belli bir yerden itibaren (ki bu da filmin birinci saatinin sonuna denk geliyor), Diriliş’in şiddet ve vahşete bakışı filmin aslında ne kadar boş olduğunu da ispatlıyor. Tamam, izlemesi çok güzel. DiCaprio’nun oyunculuğu gayet iyi (Tom Hardy’ninki değil bu arada). Kareler muhteşem. Fakat filmin içi boş. İyi olmak için bir sanat eserinin önemli bir şey söylemesi gerekmez. Hatta çoğu zaman önemli bir şey söyleyeceğim diye kastıran sanat eserleri bir şeye benzemez. Ama Diriliş’in hayat, evren ve varoluşla ilgili muazzam sırları seyirciyle paylaşacakmış gibi bir havası var. Dakikalar geçtikçe filmin sadece caka sattığı iyice ortaya çıkıyor.

Revizyonist western tadı çalışan film, eninde sonunda doğaya hükmeden ve Kızılderililerin de saygısını kazanan bir beyaz adamı anlatıyor. Şahsi felsefelerini tam olarak oturtamamış beyaz Amerikan liberallerinin çelişkilerini yansıtıyor bir taraftan. Yönetmen Iñárritu’nun Meksikalı olması da bu detayı iyice ilginç kılıyor. Çünkü filmde Beyaz adam yine mesih. Beyaz adam kendisini kurtarıyor tamam, ama beyaz adam yine kurtarıcı. Kendi intikamını alıyor ama beyaz adam yine kararlı. Ölümden dönüyor beyaz adam. Beyaz adam, yine İsa. Bana fazla geldi.

-

Dipnot Tablet’in 253. sayısını indirmek için

TÜRKİYE’NİN EN ÇOK OKUNAN TABLET DERGİSİNİ ÜCRETSİZ OLARAK

iPAD’İNİZE İNDİRMEK İÇİN TIKLAYIN

 available-on-the-app-store

ANDROİD TABANLI TABLETİNİZE İNDİRMEK İÇİN TIKLAYIN
Get-it-on-Google-Play