Ali Arıkan yazdı: “2016’nın en iyi filmleri”

Cuma, 30 Aralık 2016 12:49

Son haftasında sırasıyla George Michael, Carrie Fisher ve Debbie Reynolds’ı alarak iyice manyağa bağlayan 2016’nın sonuna geldik. Herkes her zaman ölüyor; yıl kavramına akıl, mantık, bilinç biçme tabii ki saçmalığın daniskası. Ama insanoğlu da hayatını gün, ay, yıl filan diye bölümlere ayırmış. “2016’nın diğer yıllardan bir farkı yok; zaman saçma bir kavram” diye ahkam kesenler bir zahmet doğum günlerini de kutlamasınlar o zaman. Velhasıl demek istediğim pek çok açıdan acayip; çoğu zaman olumsuzluğa dönmesine ramak kalmış belirsizliklerle dolu bir seneydi. Sonuna geldik; bu hafta da geçen yıl ülkemizde vizyona giren en iyi filmlere bakacağız.
Filmlere geçmeden şunu belirtmek lazım. Aslında bunlar bence 2016’nın en iyi filmleri değil, sadece Türkiye’de 2016’da vizyona girmiş en iyi filmler. Asıl listemi merak ediyorsanız, onu burada bulabilirsiniz: İkisinin arasında fark olmasının iki sebebi var. Birincisi, Village Voice’taki asıl listemdeki filmlerin bazıları Türkiye’de birkaç ay vizyona girmeyecek. Onları 2016 listesine almak biraz mantıksız. Tamam, korsana düşüyor, herkes izliyor falan filan ama insanın böyle listeler yaparken belli prensipleri olmalı. Benimki de daha muhafazakar bir açıdan bakıyor. O listemle bunun arasında fark olmasının ikinci sebebi de benzer. Cameraperson veya The Tower, mesela. Bunlar Türkiye’de hiçbir zaman vizyona girmeyecek. Gösterilirlerse bir festivalde on, on beş kişiye oynayacaklar. Türkiye’deki okur için aşağıdaki gibi listeler yaparken biraz daha geniş, biraz daha popülist bakmak lazım. Neyse, gelelim 2016’nın filmlerine.
Rogue One

Her şeyden önce gerçekten tehlikenin hissedildiği ilk Star Wars filmiydi bu. Asilerin paniğini hissediyorsunuz. Geçmişin ihtişamının sona erdiği karanlık zamanlarda geçen bir ölüm kalım mücadelesi. Rogue One, Star Wars’dan biraz da olsa umudu kesmiş bu eski hayranın içindeki ateşi yeniden alevlendirdi. Senenin en iyi filmi değil belki. Ama bu yıl benim en sevdiğim film buydu.

The Hateful Eight

Quentin Tarantino’nun şimdiye kadar yaptığı en erişkin ve aklı başında yapım. Kill Bill’e kadar olan filmlerinde başka bir hava var; sonrakilerdeyse daha farklı bir bakış açısı. The Hateful Eight herkes için değil. Hatta The Hateful Eight her Quentin Tarantino hayranı için bile değil. Ama The Hateful Eight çok iyi bir film.

Creed

Hayattan bezmiş eski bir savaşçının, aynı kandan değil ama aynı candan gelen “oğlunun” gazıyla hayata tutunma hikayesi. Ve tabii o “babanın” oğluna her şeye rağmen mücadele etmenin şart olduğunu aşılaması. Rocky filmlerinin son (belki de yeni) perdesinde sadece eski kahramana saygı duruşu yoktu; yeni bir kahraman kahraman da yaratıldı.

Spotlight

Katolik kilisesinin en büyük skandalı. Nasıl herkes yıllar boyunca sessiz kalabildi? Zorluklarla dolu bir araştırmanın sonunda ne olacağı belli olmayan bir geleceğe doğru yol almaya başlıyor karakterler. Sadece şehrin değil bir kültürün temel taşlarından birinin kökten çürümüş olduğunu öğrenmek, daha da ileri gidip bunu herkesin gözüne sokmak, sessiz kurbanlar için adalet talep etmek…

Carol

Todd Haynes’in Douglas Sirk melodramlarına olan aşkı zaten aşikar ama bu film başka bir seviyedeydi. Cate Bşanchett ve Rooney Mara’nın oyunculuklarıyla “adını söylemekten çekinen aşkın” filmi değil, çok insancıl, çok evrensel bağlantıların masalıydı.

La La Land

Modern müzikal kisvesi altında bir moern ilişkil filmi. Çünkü karakterlerin yaptıkları seçim bütün hikayeye baştan sona farklı bakmanızı sağlıyor. Ve belki de 25th Hour’dan beri en iç burkucu, en afallatıcı sona sahip.

Sully

Clint Eastwood son filminde Amerika’da kahraman olmanın doğasını inceledi. Malum, Eastwood beyaz, yaşlı, Cumhuriyetçi, işini kıvırtmadan yapan, tek düze bir görev adamı. Bu özelliklerin çoğunun Kaptan Pilot Sullenberger’da da olduğunu düşünürsek, “Sully”nin biraz da otobiyografik bir tarafı var.

İyi Adamlar (The Good Guys)

Yüzeyde iki ayrı türün bileşimi: 1940’ların “kara film” dedektif hikâyeleriyle 1980’lerde çok sık yapılan, birbirinin zıddı iki polisin birlikte çalıştıkları polisiyelerin bir karması. Normalde bu gibi postmodern karışımlar dandik ötesi olur ama tabii yazar-yönetmen Shane Black olunca iş değişiyor..

O Kadın (Elle)

Tecavüzden çok, belli bir yaşa ulaşan kadınların hayat ve işlerinde başetmeleri gereken pek çok engelle karşı kendilerini nasıl güçlü tutabildiklerinin filmi. Tabii yönetmen Paul Verhoeven olunca bu leitmotif biraz farklı yönden araştırılıyor. Isabelle Huppert yılın en iyi performanslarından birini sergiliyor.

Ben, Daniel Blake (I, Daniel Blake)

Ken Loach neredeyse her ağzını açıp röportaj verdiğinde söylediklerine fitil oluyorum. Neredeyse her filmini izlediğimde de bu hissim kayboluyor. Hastalığını devlete bir türlü kanıtlayamayan bir marangozla, bu süreç içinde arkadaş olduğu iki çocuklu fakir annenin hikayesi, yönetmenin her filmi gibi kalpten, duygusal ama bir o kadar da cüretkar.

Tags