Türkiye’nin en iyi sinema yazarı Ali Arıkan 2012′nin en iyi filmlerini yazdı

Pazar, 30 Aralık 2012 13:07

Sinema için harikulade bir yıl oldu 2012. 2011 için de buna benzer bir tabir

kullanmış ve klasikler arasına girecek bir sene olduğunu belirtmiştim. Gerçekten
de sinema tarihinde arka arkaya bu kadar iyi iki sene daha önce görülmemiştir.
Kendimizi şanslı saymalıyız.

Listeme geçmeden önce belirtmem gereken birkaç nokta var. Aşağıdaki filmler,
2012 yılında ABD’de gösterime girmiş ve benim bu sene izlediğim filmler. Yani
Türkiye’de 2012 vizyonunu değil, filmlerin ABD pazarındaki gösterim tarihlerini
baz aldım. En iyi film listeleri bir önceki senenin filmlerinin taçlandırıldığı Oscar
törenine giden kaldırım taşları ne de olsa. Oscar’larda ABD gösterim tarihini
göz önünde bulundurduğu için bu yola başvurdum. Ülkemizde daha aylar sonra
gösterime girecek ama benim aylar önce izlediğim bir filmi listeme koymak için
gelecek seneyi beklemek mantıksız. Bir film hariç, o da Bir Zamanlar Anadolu’da.
Geçen sene onu listemin bir numarasına zaten koymuştum, bu sene de Indiewire
listemde iki numaraya oturttum Ceylan’ın filmini. Aşağıdaki listemde olmaması
da işte bu sebepten.

Uzatmadan listeye geçelim:

1. The Master

Paul Thomas Anderson’ın filmi, sadece senenin değil belki de bu on
yılın filmi olacak. Özünde garip bir aşk hikâyesini anlatan filmi değişik
şekillerde okuyabiliriz. Zaten bir alkoliğin birbirinin içine geçen anıları gibi,
bu film de karmakarışık. İçindeki anlamı bulmak izleyicinin sorumluluğu.

İnanç ve alkol bağımlılığını bir tutma cüretini gösteren The Master’ın
unutulmayacak pek çok anı var filmin ama benim için denizci şarkısı “A-
Roving” sahnesi ayrı bir yerde. Su, deniz ve denizcilik imgelerinin filme
yüklediği güç, burada zirveye ulaşıyor.

Hollywood’un en iyi aktörlerinden üçü olan Joaquin Phoenix, Philip
Seymour Hoffman ve Amy Adams, kariyerlerinin en iyi oyunculuğunu
yapıyorlar. Phoenix, rolünde genç bir Marlon Brando gibi kayboluyor.
Karakterinin geçmişten gelen yükünü fiziksel bir çöküş olarak hayata
geçiriyor. Hoffman, Dodd gibi liderlerin doğal karizmasını o kadar basit bir
şekilde gösteriyor ki, şaşa kalıyor insan. Adams ise o doğal “şekerliğinin”
arkasında çelik gibi, hırslı bir karakter çiziyor. Filmin tüm oyuncuları süper
ama bu Kutsal Üçlü, inanılmaz bir iş çıkartıyor.

Hepsinden de öte The Master, çok cesur bir film. Marx’ın ünlü deyişine
bir gönderme yaparak Freddie’nin bağımlılık yaratan ve ölüme kadar
sürükleme gücüne sahip içkisini, Dodd’un kafasından uydurduğu Gaye
tarikatıyla denk tutuyor. Bu bakış açısıyla, önemli olan anlam arayışı;

insanın o anlamı, o kurtuluşu neyle bulduğu değil. The Master tam
anlamıyla bir başyapıt.

2. Holy Motors

Ben hayatımda böyle bir film görmedim. O kadar eğlenceli, akıl dolu,
sevgi dolu bir film yapmış ki Leos Carax, izlemeye doyamadım. Sinema
sanatına son yıllarda iyi kötü pek çok filmadandı. Hatta geçen sene
bunlardan biri, o dandik ötesi The Artist, en iyi film Oscar’ını bile kazandı.
Holy Motors’ın haberi geçen sene Cannes’dan gelmeye başladığında ben
de o sinir olduğum Fransız komedi anlayışıyla yoğrulmuş bir film bekledim.
İyi ki de yanılmışım.

 

 

 

 

3. Cosmopolis

David Cronenberg’ün son yıllardaki filmlerine eski hayranları biraz burun
kıvırsa da, ben yönetmenin her zamankinden daha başarılı işlere imza
attığına inanıyorum. Don De Lillo’nun romanından uyarladığı Cosmopolis
de, dünyanın, özellikle kapitalist batının şu anki ruh halini mükemmel bir
şekilde ortaya koyuyor. Robert Pattinson harikulade oynuyor. (Bu cümleyi
de yazdım ya, artık hiçbir şey beni şaşırtamaz)

 

 

 

 

 

4. The Loneliest Planet

Geçen sene İstanbul FilmFestivali’nde Altın Lale’yi de kapan film, adından
da anlaşıldığı gibi, insanın ne kadar yalnız olduğunu bize hatırlatıyor.
Birlikte yaşanır, yalnız ölünür derler ya. Yok öyle şey diyor, Julia Loktev’in
filmi. Yalnız öleceksiniz, evet. Ama yaşarken de yalnızsınız. Loktev
bardağın yarısı dolu mu, boş mu takmıyor belli ki. Seyirciye, “ne kadar su
olduğunu bırakın siz” diyor, “bardağın kendisi zaten kırık.”

 

 

5. Lincoln

Steven Spielberg’ün son yıllarda çektiği en iyi film. Gelecek hafta geniş
eleştirim yayınlanacak; o zamana kadar şunu söyleyeyim: Daniel Day-
Lewis’in bu filmde hayatının performansını sergiliyor. Hadi bir şey daha
söyleyeyim: Şaheser bir film bu, şaheser.

 

 

 

 

 

 

6. Moonrise Kingdom

Zaten ruhu naif bir çocuk olan yönetmen Wes Anderson’ın filminde
ağladığım kadar başka filmde ağlamadım bu sene.

 

 

 

 

 

 

 

7. Tabu

Avrupa sömürgeciliği için iki mesaj veriyor bu mükemmel Portekiz filmi:
Birincisi, evdeki plan çarşıya uymaz. İkincisi, bıldır yediğin hurmalar…

 

 

 

 

 

 

 

8. The Unspeakable Act

Filmin yönetmeni Dan Sallitt arkadaşım. Ayrıca yapımında John Lichman
ve Jaime Christley gibi eleştirmen arkadaşlarım da çalıştı. Onu baştan
söyleyeyim. Ama Dan’in ekrana yansıttığı karakterler o kadar gerçek
ki, listeme almadan edemedim. Bir Zamanlar Anadolu’danın da ABD
dağıtımcısı olan CinemaGuild filmi 2013’te pazarlamaya başlayacak.
Umarım bizim festivallerden birinde de gösterilir.

 

 

 

 

 

9. Neighbouring Sounds

Brezilya’nın cuntalarla dolu tarihinin bir sokakta geçenler üzerinden ekrana
yansıması. Anlatılmaya çalışılanlara ne kadar uzak olursa olsun insan, film
yerelde evrenseli bulmayı başarıyor. Kleber Mendonça Filho’nun ilk filmi
bu. Fame’de söylendiği gibi, bu adı hatırlayın.

 

 

 

 

 

 

10. How to Survive a Plague

David France’ın ilk yönetmenlik denemesi olan bu belgesel, ACT UP ve TAG
adlı iki vakfın çalışmalarıyla, AIDS’in bir ölüm fermanından savaşılabilir
bir hastalığa dönüşümünü anlatıyor. Sadece lafla değil, bir ideale inanıp
onun için çalışan bir sürü isimsiz kahramanın filmi bu. Ve senenin en iyi
belgeseli.

 

 

 

 

 

Sonraki On: Amour (Michael Haneke); This is Not a Film (Cafer Panahi); The
Turin Horse (Bela Tarr); 21 Jump Street (Phil Lord ve Chris Miller); The Avengers
(Joss Whedon); Oslo, August 31st (Joachim Trier); Bernie (Richard Linklater);
Skyfall (Sam Mendes); Killer Joe (William Friedkin); Barbara (Christian Petzold)