Aç Bir Coca-Cola, Don Draper

Pazartesi, 25 Mayıs 2015 11:30

Dikkat: Bu yazı Mad Men dizisinin son bölümünü detaylarıyla tartışıyor.

Matthew Weiner’ın 1960’lardaki New York reklam dünyası çerçevesinde modern Amerika’nın sosyolojik analizini yaptığı bol ödüllü dizisi Mad Men, ekranlara veda etti. 1960’lar Amerika’da oturmuş düzeni darmadağın ederken, dizinin karakterlerinin de üstünden bir buldozer gibi geçti. 1960’ın soğuk bir Mart gecesinde Manhattan’daki bir barda başlayan dizi, karakterlerini Amerika’nın savaş sonrası en büyük değişimi geçirdiği on yıl boyunca takip etti ve Ekim 1970’te, California’nın Pasifik Okyanus’una nazır Big Sur bölgesinde, bir uçurumun kenarında güneş parlarken sona erdi.

Mad Men’in lokomotifi, hayatın anlamsız ve düzensizliğiydi. Dizinin kahramanı daha ilk bölümde temel felsefesini gözümüze şu cümlelerle sokmuştu: “Yalnız doğarsın ve yalnız ölürsün. Ve dünya bunları unutman için seni bir sürü kurala boğar. Ama ben hiç unutmam. Ben yarın yokmuş gibi yaşıyorum çünkü yarın diye bir şey yok.” Daha önce The Sopranos dizisinin ana yazarlarından biri olan Weiner, o dizide de hayatın kurmaca öykülerdeki gibi giriş, gelişme ve sonuç üçlemesine uymadığını göstermişti. Mad Men’deyse bu bir nebze daha öne çıktı. Yedi sezon boyunca dizide hayatın onu yaşayan insanlardan daha büyük ve hatta bağımsız olduğu teması işlendi durdu. Öyle ki Mad Men’de karakterler ne kendi hikâyelerinin başkahramanı ne de başkalarının hayatında yardımcı oyuncuydular. Olaylar onların etrafında gelişti ve karakterler de bu gelişen olaylara sadece ayak uydurmaya çalıştılar. John Lennon’ın bir lafı vardır: “Hayat, başka planlar yaparken insanın başına gelenlerdir” der. Mad Men bunun bir ötesine gitti ve aynı Bob Fosse’nin 1979 tarihli başyapıtı All That Jazz’de Roy Scheider’ın oynadığı koreograf Joe Gideon’ın sadece ölünce farkına vardığı bir doğruyu merkezine aldı: “Tek gerçek ölümdür, dostum.”

mad-menDizinin hem bu kadar kaderci ve karamsar olması hem de açılış jeneriğinde arşa varan gökdelenden yerlere düşen takım elbiseli bir reklamcıyı göstermesinden dolayı pek çok seyirci dizinin Don Draper’ın ölümüyle biteceğini düşündü. Ama Mad Men, Sopranos değildi. İnsanlar, altı ay aralıklarla hayatları boyunca onları travmalara gark edecek ölümlerle karşılaşmıyorlar ne de olsa. Zaten Mad Men de bu anlamsız evren içinde insanların mutluluk ve sevgiyi arayışlarına bakıyordu. Yani sadece hayranlar istiyor diye Don Draper ölmeyecekti. Matthew Weiner şimdiye kadar ne Sopranos’da ne de Mad Men’de hayranların istediğini veya beklediğini vermemişti. Beklenmeyen fakat daha sonra geriye dönüp bakıldığında kaçınılmaz olduğu anlaşılan sonlarla hikayelerini bitirmişti. Bu sefer de öyle olması bekleniyordu.

Fakat Matthew Weiner tam tersini yaptı. Mad Men’in belki de en önemli ve takdire şayan özelliği içerdiği engin belirsizlikler ve dizinin; konuları, karakterleri ve temalarıyla ilgili içsel çelişkileriydi. Son bölümde Don Draper dâhil tüm karakterler tartışılmaz bir mutlu sona ulaştılar. Mad Men hayranlarının istediği her şey oldu. Karakterlerin geçmişine, son on yılda dizide ve dizinin dünyasında yaşananlara uysun veya uymasın, Mad Men seyirciye istediği her şeyi verdi. Zıt ikizler Peggy ve Stan birbirlerine âşık olduklarını fark ettiler ki üçüncü sınıf romantik komedilerde bile bu kadar inandırıcılıktan yoksun bir birleşme olamazdı. Pete ve karısı Trudy New York’tan Wichita’ya adeta kendi hanedanlıklarını kurup gittiler. Dizinin JR’ı olarak başlayan Pete o kadar sempatikleşmişti ki bu da zil takıp oynanacak bir sondu hem karakter hem de seyirci için. İnce belli çay bardağı kalıplı Joan kendi prodüksiyon firmasını kurdu; ikinci dalga feminizminin Peggy ile birlikte vücut bulmasını sağladı. Roger ise kendi yaşlarında bir seks canavarıyla evlendi; en azından son yıllarını eğlenceli geçirecek bir anlaşma sağlamış oldu. Kanserden öleceği bir önceki bölümde ortaya çıkan Don’un eski karısı Betty bile bu duruma çabucak uyum sağladı ve son günlerini istediği gibi yaşamaya devam edeceğinin işaretini verdi.

3046379-inline-p-1-mad-men-theme-song-rjd2Karakterleri seven biri olarak bu sonlar tabii benim de hoşuma gitti. Kalbimi okşadı. İyi de bu dizi kalpten çok beyine hitap eden bir yapıttı. Bizden son bölümünde çocuk gibi davranmamızı beklemesi seyirciye büyük bir hakaretti. Çocuğa konuşur gibi konuştu dizi: “Ve hayatlarının sonuna kadar da mutlu yaşadılar.” Dramdan çok propaganda gibiydi bu son. İyi de insanlar belli bir yaştan sonra kendi kararlarını kendileri vermek ister. Matthew Weiner’ın elimizi tutmasına hiç gerek yoktu.

Peki ya Don? Son dört bölümdür New York’taki hayatından kaçan kahramanımız kendini new age bir hippie enstitüsünde buldu. Karısının kanser olduğunu ve Betty’nin çocuklara onun bakmasını istemediğini öğrenince dibe vurdu. Bu son on yılda herhalde Don’un yirmi beşinci dibe vuruşuydu. Peki ya sonra? Sahnelere teker teker bakalım.

Hazırlayan: ALİ ARIKAN

azının devamı ve Dipnot Tablet’in 218. sayısını indirmek için:

TÜRKİYE’NİN EN ÇOK OKUNAN TABLET DERGİSİNİ ÜCRETSİZ OLARAK

iPAD’İNİZE İNDİRMEK İÇİN TIKLAYIN

 available-on-the-app-store

ANDROİD TABANLI TABLETİNİZE İNDİRMEK İÇİN TIKLAYIN
Get-it-on-Google-Play