>> Son Eklenen Yazılar
>> Arşiv
>> Online Üyeler

Benim adım Cüneyt ÖZDEMİR. (bir salon dolusu insana konuşurken...)



Ben bir televizyon gazetecisiyim. Yıllardır dünyayı dolaşıyorum, 6 yıldır hergün Cnntürkde yayınlanan beşn birk programını hazırlıyorum. Kitaplar yazıyorum, gazetelere haberler hazırlıyorum, belgeseller çekiyorum.

Bugün sizlere kendi açımdan değişen dünyayı, bu dünyada iletişimin önemini anlatmak için karşınızdayım.

Biz televizyon gazetecileri bazen bir haber yaparız ve acaba doğru yerlere ulaşıyor mu, bir işe yarıyor mu diye endişeleniriz. Bakmayın öyle kendimize çok güvenli gözüktüğmüze takım elbiselerimize ve seri konuşmamıza pek çoğumuz içimizde büyük güvensizlikleri de yaşarız.
Ama bazen de yaptığımız bir işin işe yaradığını görüp çocuk gibi seviniriz.

1991 yılında Kuzey Irak?da başlayan peşmerge göçünü haber yapmak için özel bir uçakla İstanbul?dan önce Diyarbakır\'a sonra Van\'a gittik. Van\'da tuttuğumuz bir taksi ile yağmurlu bir geceyarısı coşkun akan zap suyunun kenarından geçen bir yolu takip ederek Hakkari?ye vardık. Oradan hiç durmadan Çukurca\'ya devam ettik. Gece boyu yağan yağmur, sabahın ilk ışıkları ile çukurca tepelerini büyük bir sis bulutuna boğmuştu ve o sis bulutunun içinde sayıları 500 bin\'i bulacak kadınlar çocuklar bize doğru günlerce süren bir yürüyüşün ardından geliyorlardı. Günlerdir açtılar, ölüm korkusu nedeniyle herşeylerini geride bırakmışlar Türkiye sınırına ulaşmak için yürüyorlardı dağlarda. Hiç unutmuyorum bir kadın kucağında ölü bir bebek tutuyordu. Yanındakiler kadının ellerinden alamıyorlardı. Herkes açtı. Islaktı. Yorgundu. Ama en önemlisi hepsi umutsuzdu. Kameralarımızı çalıştırdık gördüğmüz manzarayı göz yaşları içinde kaydetttik . Görüntüleri dünyaya iletmek üzere geri dönerken arabada herkes o insanları o halde orada , o sisin , dağın ortasında bıraktığı için suçluluk duygusu içindeydi.Yine de çektiğimiz görüntüleri haberleştirip dünyaya duyurduk. Çok değil yalnızca bir gün sonra aynı kamp yerine dönmüş çekim yaparken uçakların sesini duyduk.
Birazdan askeri uçaklardan yiyecekler paraşütlerle atılmaya başlandı.

Bir haber yapmıştık ve karşılığında gökyüzünden yiyecek yağmaya başlamıştı.

Sonrasında , geçen yıllar içinde, yaptığımız haberlerin acaba bir etkisi var mı yok mu kuşkusuna kapıldığımda ya da daha genel bir açıdan acaba \'iletişim\' ne kadar önemli dediğimde gözümün önüne hep o gökten yağan yiyecek paraşütleri ve arkasından umutla koşan aç insanların görüntüsü geldi.
Demek ki iletişim önemliydi. Sorunu ya da durumu iyi ve zamanında analatabilirseniz böylesine trajik bir olayda bile geri dönüşü gökten yağan yiyecekler kadar somut olabiliyordu.

Ben gazetecilik mesleğine böyle başladım işte.


Bugüne kadar dünya liderlerini buluşturan diplomatik zirveleri takip ettim. Olimpiyatları, Dünya kupasını yerinde yaşadım. Lübnan\'da , Afganistan\'da , Irak\'da defalarca çatışmaların içinde bulundum.
Irak\'ın işgalini amerikan ordusunun içinden kapıları olmayan bir hummer cipin içinden onlarla yolculuk ederek takip ettim.
Bu mesleği ilk başlarken bir meslek büyüğümüz televizyon gazeteciliğini şöyle tarif etmişti. \'Belki kendinize ait bir hayatınız olmayacak ama arkadaşlarınıza anlatacak çok güzel hikayeleriniz olacak.\'
Son 17 yılıma baktığımda haklıymış diyorum.
Ben gazeteciliğe gençliğimi verdim gazetecilik ise siz dostlarıma anlatacağım güzel hikayeler, anılar hediye etti bana.
Gazetecilik mesleğini uluslararası boyutta yapıyorsanız çok insan tanıyorsunuz, çok farklı çevrelerin içine giriyorsunuz ve anlatacak çok hikayeniz oluyor.
Ne yazık ki her zaman iyi hikayeler değil ama.

2002 yılında Kuveyt?de yaşadığımız bir aksaklık aslında benim nasıl bir iş yaptığımı bir tek bir problemi çözmek için bile ne kadar çok insanla iletişim kurduğumu anlatmak için iyi bir örnek sanıyorum.
En son Irak, Amerika Birleşik Devletleri tarafından işgal edilirken başvurularımız sonucunda embedded yani iliştirilmiş gazeteci olarak Amerikan ordusuna kabul edildik. Amerikan askerleri ile yolculuk edecek, yaşadıklarımızı ise videophone ile Türkiye\'ye ve dünyaya duyuracaktık.
Hayatımızda ilk kez videophone denilen cihazı gördük. Küçük bir bavul büyüklüğündeki bu alet telefon hattı ile görüntüleri nerede olursak olalım uydular vasıtası ile Türkiye\'ye ulaştıracaktı.
Henüz Türkiye?de olmadığı için Hollanda?da bir iletişim fuarıda bulduk ve alıp alelacele Türkiye\'ye getirttik. ABD ordusuna Kuveyt\'den katılacaktık. Yola çıkmadan hızlı bir şekilde nasıl kullanılacağının eğitimini aldık ve Kuveyte geldik. Elbette bildiğiniz kural değişmedi.
Evde çalışan elektronik alet Türk usülü bir anda bozuluverdi.
Videophone\'un telefon hatları çalışmıyordu ki bu da görüntü geçemeyeceğimiz anlamına geliyordu. Bu şartlar altında böylesine bir yolculuğa çıkmanın nerede ise anlamı yoktu.

Bunun üzerine bize verilen acil yardım numarasını cep telefonumdan çevirdim. Karşıma Alman aksanlı İngilizce konuşan birisi çıktı. Kendisine Türk olduğumu videophone\'da arıza olduğunu anlattım. Konuşmaya başladık, ama durum biraz karışık olduğu için telefon hattının ucundaki Alman arkadaşım arasıra Hollandadaki merkezi arayıp onu da hatta alarak bana soru sordurmaya başladı. Böylece konuşmamıza bir de Hollandalı katıldı.
Bir ara konuşma sırasında bir boşluk oluştu,
\'Neredesiniz şu anda?\' diye sordum.
Kanada\'da kutuplara yakın bir uydu dinleme istasyonunda olduğunu söyledi.
Bir an durup ne yaptığımızı düşündüm. Ben bir Türktüm yaklaşık 8 saat fark olan Kanada\'da yaşayan bir Alman ile konuşuyordum o da problemi çözmek için aynı anda diğer hattan Hollandalı ile görüşüyordu ,birazdan Amerikan ordusunun bir ortadoğu ülkesini işgalini takip etmek üzere yola çıkacaktım ve biz Kuveyt?deydik. Altı üstü bir telefon hattının çalışmasını sağlamaya çalışıyorduk.

Sevgili dostlarım biliyorum şu günlerde kürselleşmenin farklı mecralarda bir çuval dolusu tanımı yapılıyor ama böylesine bir olayda sınırlar , hatta zaman dilimleri , milliyetler, siyasi görüşler bile ortadan kalkmış ve ortak bir problemi çözmek için aynı hattın ucunda buluşmuştuk. Benim küreselleşme tarifim de bu işte.

Küreselleşme gerektiğinde zaman, mekan sınır tanımayan bir güce dönüşebiliyor. Herkes herkesten haberdar ve şartlar uygun olduğunda yardımcı olabiliyor. Ünlü New York times yazarının söylediği gibi \'Dünya artık yuvarlak değil iletişim sayesinde düz.\'
Bunca çabanın sonunda ne olduğunu merak ediyorsanız. En sonunda başardık. Bir telefonun içine kart koymadan da çalıştığını ilk ve son kez böyle bir iletişim zincirinde gördüm.


Kelebek teorisi ya da kaos teorisini eminim aranızda duyanlar vardır. Meteorolog Edward Lorenz\'in bir deneyle de altını çizdiği ilginç bir teoremdir. Hani dünyanın bir yanında kanat çırpan bir kelebeğin dünyanın diğer yanında bir fırtınaya yol açabileceği ihtimalini içeren teori.
Özellikle 2001 ekonomik krizinde hatırlarsanız bayağı bir gündemimizdeydi.
Şu günlerde yine bir dalgalanma ile gündemimize geldi.
Bakınız Türk borsası şu günlerde bir iniyor bir çıkıyor, bir iniyor bir çıkıyor ve biz elimizde büyüteç ile şaşkınlıkla çoğu zaman dünyanın neresinde kelebeklerin kanat çırptığını , bizim ne kadar kaybımız olduğunu ve hangi uyanık kelebeğin ne kadar kazandığını kestirmeye çabalıyoruz. Bir yandan da dünyanın en pahalı benzinini arabarımıza koyuyoruz.

Bir kelebeğin kanatları bile bu kadar etkiliyorsa benzinin fiyatını sanırım hiçkimse artık dünyanın herhangi bir yerindeki seçimden , savaştan ya da ekonomik büyümee ya da küçülmeden bağımsız düşünemez.

Madem öyle kim kime ne kadar bağımlı acaba?
Ya da bu teorem acaba bağımsızlığımızı elimizden mi alıyor?
Bizi özgürleştiriyor mu, özgürlüğümüzü çalıyor mu?

Bu soruların cevabı aslında hayata nereden baktığınızla değişiyor.

Mesela eğer haber dünyasının çerçevesinden bakarsanız Batıda yaşanan sıradan bir sel baskının Afrikada binlerce kişinin öldüğü bir salgın hastalıktan daha çok yer kapladığını görürsünüz gündemimizde.
Ama batı kime göre batı, doğu kime göre doğu ?

Geçtiğimiz haftalarda Orhan Pamuk ile uzakdoğu seyahati dönüşü uzun bir söyleşi yaptım. Kendisine \'Orada ne konuşuluyor bizden farklı gündemde ne var ?\' diye sorduğumda bana

\'Bizde ne konuşuluyorsa orada da o konuşuluyor. Tayland\'da , Hindistan\'da hatta Çin\'de bile doğu batı meselesi var\' dedi. \'Hepsi kendini doğu ile batı arasında bir geçiş köprüsü olarak görüyor. Tıpkı bizim gördüğmğüz gibi. Ama aslında tartışılan modernizm. Modern olmak ya da olmamak işte yüzyılımızın meselesi bu...\' diye özetledi.

Bugün kabul edelim ya da etmeyelim dünya medeniyetler çatışmasına daha uygun bir isim bulmaya çabalıyor. ABD başkanı Bush\'un ağzından çıkacak bir cümle ya da Japonya\'nın aldığı ekonomik bir karar bizim hayatımızı yakından etkiliyor.
Kültürel ve ekonomik bir anaforun içinde herkes kendi köşesini belirginleştirmeye, kimliğini oluşturmaya çabaliyor.
Kültürel ekonomik düzen, sınıfsal bir eşitlik ya da farkındalık yarattı. Burjuvazi, moda, futbol kulüpleri , hatta sendikalar birbirine benzeşmeye başladı.
Bu ortamda asıl belirleyici olan ulusal sınırlar kadar o sınırlar içindeki yaşam tarzları oldu...

Geçtiğimiz aylarda Guantanamo üssüne gittim. Bir anlamda Dünya\'nın Cehennemi de diyebiliriz. ABD?nin terörle saavaşında El kaide militanı olduğundan şüphelendiği insanları başta Afganistan olmak üzere dünyanın çeşitli yerlerinden toplayıp getirdiği bir cezaevi.
Biz habercilerin kendi arasında bir espri vardır.Ne zaman dünyanın bir köşesinde felaket olsa muhakkak içinde Türkler de vardır.
Elbette Guantanamo\'da birkaç Türk vardı.
Hukuksal süreç tamamen askeri düzende işlediği için Guantanamo\'da kalan mahkumlar bir anlamda hukuken dünyada yok sayılıyorlar. Uluslararası hukukta bir karadelikte Küba\'nın kenarındaki bu adada kaybedilmiş durumdalar. Hiçbir hakları yok.
Orada ilginç bir uygulama vardı. Mahkumlar kendi aralarında cezaevi yönetimi tarafından ayrılmışlar.
İşbirliği yapanlar, yapmayanlar ve suçlular. Hepsine ayrı özelliklerde ve miktarda hayatı kolaylaştırıcı malzemeler adı altında günlük ihtiyaç malzemeleri dağıtıyorlar.

Suçluların hayatı kolaylaştırıcı malzemeleri sadece 5 parçaydı. Terlik, battaniye, su bardağı gibi basit şeyler... İşbirliği yapmayan ama suçlu da sayılmayan mahkumlara ek olarak tuvalet kağıdı, diş fırçası ve macunu gibi birkaç malzeme daha veriliyordu.

Bunlar turuncu elbiseler giyiyorlar ve hayvan kafeslerini andıran hücrelerde kalıyorlardı.
İşbirliği yapan mahkumlar ise beyaz kıyafetler giyiyorlardı. Koğuş düzeninde kaldıkları gibi hayatı kolaylaştırıcı malzmeleri de çoğaltılmıştı. Havlular,özel kaplar ve MONOPOL oyunları... Yalnış duymadınız bildiğiniz monopol, ya da borsa gibi oyunlar var ya, onlar işte...

İşbirliği yapan mahkumlara dünyanın bu en belirsiz ortamında hayal kurmaları için bu küçük borsa ve monopol oyunları dağıtılıyordu. Belki bir geleceleri yoktu ama oyun icabı olsa da alım satım yapacak mülk sahibi olabileceklerdi. O gün cevazevinde yani dünyanın unuttuğu Guantanamo?da buruk bir tebessümle baktığım bu oyuncakların aslında hayata kurulan bağ anlamında ne kadar önemli olduğunu bugün daha iyi anlıyorum.

Çünkü biz insanoğlu ürettiğimiz kadar tükettiklerimiz ile var oluyoruz.

Zenginliğimiz kazandığınız kadar değil, harcayabildiğiniz kadar kanımca. Ne kadar harcayabiliyorsanız, o kadar zenginsiniz. En kötüsü ne kadar harcamayı hayal ediyorsanız zenginliğin çıtasını da oraya koyuyorsunuz. Hiç harcamasanız bile anlattığım örnekte olduğu gibi hayali cihana değer.

Ama harcamak da yetmiyor günümüz dünyasında nasıl harcadığınız da önem kazanıyor.
Dünyanın cehennemi şu yıllarda Guantanamo ise TürkiyE\'nin cehennemi de eski model dört tekerlekli taksiler diyebiliriz.
Böylesine sıcak bir yaz gününde belediye otobüsüne binmek kimi zaman ter kokulu pis eski bir taksiye binmekten inanın daha tercih edilebilir olabiliyor.
Yani aynı parayla aldığınız ürünün kalitesi de önem kazanıyor. Ben artık sigara içen taksicilerin kullandığı taksilere binmemeyi prensip edindim. Baktım bindiğim takside kesif bir ter kokusu var dayak yemeyi göze alıp şoförü uyarıyorum. Bunu bir tüketici bilinci olarak görüyorum kişisel olarak protesto ediyorum.

Neyseki kimileri cehenneme benzeyen taksilerin yanısıra cennet köşleremizde turizm tesislerimiz var da bir parça rahat edebiliyoruz.

Ama artık deniz kenarına bir binayı dikmek, içine yatak koymak eskisi gibi turizmi kurtarmaya yetmiyor. Turizm sektörü dünyada yeni arayışlara gidiyor. Butik oteller yalnızca tasarım olarak değil hizmet anlayışı olarak da yeni ufuklar açıyorlar. En az binalar kadar o binalar içindeki hizmet de öne çıkıyor.

Sizin sektörünüze yönelik büyük kelimeler etmek istemem ama herhangi bir büyük marketin devasa peynir reyonunun arkasındaki kişinin alacağım peynir hakkındaki yorumları beni hala yakından ilgilendiriyor. Hele biz Türkler biraz akdenizliliğimiz ile günlük iletişim kanallarını fazlasıyla samimi kurabiliyoruz.
Tabi tam tersi de olabiliyor.

Ben çok seyahat ediyorum. Farklı ülkelerdeki savaşları, dünya kupalarını , antlaşmaları, öfkeleri yerinde izliyorum. Bir ülkeden bir ülkeye giderken genelde uçağa biniyorum. O uçağın tekerleri havaalanından ayrılırken ve gökyüzüne doğru yükselirken biraz önce haritalarda çizili sınırlar uğruna verilen savaşların anlamsızlığını düşünüyorum hep.
Ölçek çok önemli arkadaşlar.
Hayata dünyaya baktığınız ölçek biraz da sizin kendi yaşamınızın sınırlarını çiziyor. Bir kaç bin metre yükseklikten dünyaya baktığınız zaman ne kavga var , ne sınırlar, ne de çoğu zaman anlamsız kederler ya da günlük ihtiraslar...

Milyonlarca yıllık bir dünyada bulutlara bakarken çoğu zaman daha büyük hayaller kurarsınız.60-70 yıllık bir insan hayatının 3 ya da 4 milyon yıllık bir evrende çok da uzun bir ömür olmadığını anlarsınız. Bu yüzden her geçen günün değerini daha iyi bilmeniz gerekir. Hayata daha iyi sarılmanız, o hayatı hak ettiği gibi yaşamanız...

Dünyada ölçek yalnızca hayallerde değişmiyor siyasette , kurulan yeni birliklerde , yeni devletlerde ve ortaklıklarla da bambaşka bir çerçeveye taşınıyor. Biliyorsunuz Türk basını bizi o kadar çok heyecanlandırdı ki sokaktaki insanlarımızın pek çoğu halihazırda bir kaç kez Avrupa Birliğine girdiğimizi zannediyor ama yine de umudunu kaybetmiyor. Biz ise yeni bir birliğe başvurmanın heyecanı içindeyiz. Beraber yaşayacağımız ve başabaş mücadele edeceğimiz bir topluluk var karşımızda.

Bilmiyorum benim heyecanımı siz de paylaşır mısınız? Bu tür yenilikler hayatımızın yeni heyecanları da aynı zamanda.

Bakın yasalarımız değişti ekonomimiz artık dalgalanmalarda büyük kayıplara uğrasa da ülke krize girmiyor ve Avrupa ile ortaklığın bize getireceği yeni imkanları sabırsızlıkla bekliyoruz.

Ama ortak olmak kolay değil. Mesela ben yıllardır Türkiye?nin en çok okunan yazarlarından biri Soner Yalçın ile ortağım. Dışarıdan baktığınızda ikimizde kibirli, soğuk, mesafeli bir anlamda çekilmez insanlarız. Ama bir araya gelince aramızda farklı bir kimya oluşuyor. Beraber programlar, belgeseller yapıyoruz . Omuz omuza üretip etrafımızdaki engellere karşı mücadele ediyoruz ama aynı zamanda başbaşa olmanın tatlı rekabetini de yaşıyoruz. O kurtlar vadisini yapıyor , ben bir kitap yazıyorum, o bir kitap yazıyor, ben yeni bir programa başlıyorum. Aynı çatı altında hem rakip hem ortak olmanın keyfini sürüyoruz. Birbirimizi besliyor, birbirimizden besleniyoruz. Kimi zaman işlerimizi bölüşüyoruz kendimize zaman ayırıyoruz kimi zaman mesela bir kitap çalışmasında güçlerimizi birleştiriyoruz ve daha iyiyi nasıl yakalarız onun peşinden koşuyoruz. Sonuçta bir anlamda win-win yani kazan-kazan teorisi diyebiliriz. Eğer ortağınızı iyi seçerseniz en az iyi bir hayat arkadaşı kadar önemli bir kişiyi de seçmiş oluyorsunuz.
Elbette her ortaklık kendinizi onun yerine koyabilmeyi, taviz vermeyi ve gerektiğinde inansanız da kendi fikirlerinizi kimi anlarda ortak çıkarınız uğruna değiştirmenizi,eğmenizi ,bükmenizi gerektirebiliyor.
Ortağınız sizin hayatınızı da birebir yakından etkiliyor.


Bizim hayatımızı etkileyen yalnızca ortaklarımız değil bir de bizim seçtiklerimiz var kuşkusuz. Şu günlerde seçim hattına doğru hızla ilerlerken yine eski siyasilerin meydana çıkma hazırlığında olduğunu eminim siz de benim gibi müstehzi bir gülümseme ile izliyorsunuz.. Bu arada Başbakan yıllardır aynı sözü söylemekten bıktı ama usanmadı. Değişmedim, geliştim diyor.
Oysa ben değiştiğine inanıyorum. Kolay olmadığını da gayet iyi biliyorum. Değişim cesaret istiyor, zaman istiyor, inanç istiyor...
Ve aynı nehirde iki kez yıkanılamıyor sevgili dostlarım.
Siyaset bilimcilerin dediği gibi \'Değişmeyen tek şey değişim\' hayatımızda.
Şöyle kafamızı çevirip geçmişe doğru bir bakalım hani nerede görkemli doğu bloğu, hani nerede o efsane Saddam Hüseyin, nerede Beatles\'ın dünyayı sallayan şarkıları. Bakın daha gerilere Roma İmparatorluğuna , Truva\'ya hatta Osmanlı\'ya gitmiyorum henüz...
Belki bugün birebir yoklar ama başka şeylerin içinde onlardan kalan bir miras gizli. Hiçbiri ölmedi inanın. Hepsi değişti, dönüştü.
Çünkü değişmek demek kendi geçmişini reddetmek değil, unutmak değil. Dersler almak , ileriye bakmak, yoluna o geçmişin koluna girerek devam etmek biraz da...

Biz televizyoncuların bir alışkanlığı vardır. 32. Gün okulu diyelim isterseniz buna. Biz her yıl yaptığımız programları baştan aşağı yenileriz. Yeni jenerikler yaaparız, Müziklerimizi yeniden düzenletiriz. Dekorlarımızı hatta stüdyo yerlerimizi değiştiririz. Kimi zaman aramıza yeni isimler katılır, kimi zaman dosyaları nasıl daha ilginç ele alacağımızı tartışırız. Tüm grafik sistemimizi göreslliğimizi yenileriz. Çünkü çok hızlı bir çağda yaşıyoruz , biliyoruz ki bu değişime ayak uyduramayan yarışta geri kalacak. Açık söyleyeyim bizim en büyük rakibimizde kendimizizdir. Bazen eskiden hazırladığımız bantları alıp bakıyoruz. Ne kadar çok değişmişiz diye düşünüyorum. Yaptığımız dosyaların içeriği bile değişmiş. Bir zamanların tabu konuları yerini bugün sıradan hayatlara bırakmış.
Ama televizyonda en büyük maharet isteyen şey yeri geldiğinde lafı değiştirebilmektir.
Bundan birkaç yıl önce hatırlarsanız kahpe Bizans adında bir Türk filmi çekilmişti. Biz de beşn birk?de Bizans gerçekten kahpe miydi değil miydi sorusunu bir bilene soralım istedik. Aklımıza ordinaryüs profesör Semavi EYİCE geldi. Ama gelin görün ki karlı bir hava. Arabalar çalışmıyor. Hoca da 90 yaşlarında stüdyoya gelmesine imkan yok. Dedim ki ben telefonda canlı yayında sohbet ederim, böylece hocayı da yormayız. Canlı yayın başladı Ben gözlerimi açarak büyük bir heyecanla ilk sorumu sordum. \'Hocam film çok tartışılıyor, Bizans kahpe midir değil midir diye siz de elbette filmi izlemişsinizdir, nasıl buldunuz filmi?\' dedim.
Telefonun ucunda kısa bir sessizlik oldu. \'Hayır izlemedim\' dedi.
\'Ben aman olur mu hocam, sizin konunuz\' diye üstelemeye başladım...
Telefonun ucunda kısa bir sessizlik daha oldu Sonra Semavi Eyice?nin sesi duyuldu.
\'Ben körüm evladım\'
İnanın lafı değiştirmenin imkAnsız olduğu ve rezil olduğunuz kabul etmeniz gerekn anlar olabiliyor ekranda.

Ama değişmek , değiştirmek iyidir.
Bazen yanıbaşınıza yeni bir ortak gelir, yeni bir iktidar gelir, tuttuğunuz takıma yeni bir oyuncu gelir, belki şehrinize yeni bir film gelir, iklim değişir, akdeniz olur, gülümsersiniz....

Bugün teknolojik bir fırtınanın ortasındayız.
Bana sorarsanız bunun adı \'çağ dönümü\'.
Teknoloji o kadar hızla gelişiyor ki çocukluğumuzda kullandığımız herşey demode oldu. Gençliğimizde kullandığımız bütün elektronik aletler çöpe gitti.
Bu kadar uzağa gitmeye de gerek yok . Aranızda 3 yıl önceki telefonunu kullananan eminim hiçkimseyi bulamayız bu salonda.


Ortalığa son yılların en büyük icadı olarak sürülen Zencefil hani şu başkan Bush?un bile binmeyi beceremediği iki tekerlekli aleti hatırlarsınız. Güya şehirlerin trafik akışını değiştirecek bir teknolojik devrimin habercisiydi.
Hatta asrın buluşuydu.
Nooldu ?
Bugün Hayvanat bahçelerinde görevliler yem taşımakta kullanıyor.
Ama bir de i-pod var mesela. Amerikalı çocukların %75\'inde bu müzik kutusundan varmış. Ve bu müzik kutusu piyasada pes etmek üzere olan bir bilgisayar şirketini son anda batmaktan kurtardı. Eminim kimse bu kadar küçük bir aletin müzik sektörünü kökünden değiştireceğini tahmin etmemişti.
Geçtiğimiz yıllarda sıradan bir pop müzik albümünün türkiye?de satış rakamı 500 bin civarındaydı. Hatta Tarkan , İbrahim Tatlıses 1,5 milyonu buluyordu.
Bugün 300 bin kaset satan sanatçı öpüp başına koyuyor.
\'Neden?\' derseniz çocuklar cd almak yerine parçaları bilgisayrdan direk ı podlarına indirmeyi tercih ediyorlar.
Cd satmasa da ipod satıyor.
Demek istediğim ortaya büyük icat diye o kadar çok şey sunuluyor ki işlevi olmadığı zaman en iyi ihtimal hayvanat bahçesini boyluyor ya da sessiz ama derinden çıkan küçücük bir müzik kutusu son yılların en büyük ticari başarısına dönüşebiliyor.

Belkide insanlık tarihinin hiçbir döneminde değişim bu kadar hızlı bir döngü içine girmemişti.
Bu yüzden dikkatli olmak gerekiyor. Bana sorarsanız ben deneme yanılma yöntemine daha bir başvurur oldum. Hala 3 yıl önceki telefonumu kullanıyorum. Düşünsenize bu bile teknolojik olarak muhafazakar kanada taşıyor.
Ne kadar tuhaf değil mi?

Ama yine de Türkiye alem bir ülke biliyorsunuz 3G adlı bir teknoloji yakında Türkiye pazarına da gelecek. Yani bir anlamda telefonunuzdan görüntülü sohbet edeceksiniz. Daha bir sürü özelliği de var. Gelin görün ki henüz bu teknoloji Türkiye?de uygulanmıyor.
Buna rağmen teknolojisi gelmese de modası çoktan geldi. Geçen gün bir haberde okudum Türkiye?de teknolojisi gelmeden satılan 3G telefon sayısı 110 bin kadarmış. Bu telefonları alma nedeni ise teknoloji değil trendsel özelliğiymiş. Ne yapalım gülelim mi ağlayalım mı şu halimize
Tanrı bizi içiboş trendden korusun...
Teknoloji ile ne kadar barışık olduğumuzu anlatmak için daha iyi bir örnek çok zor bulunur sanırım.


Benim 17 yaşında bir yeğenim var. Aramızda bir kuşak var ama ayrı gezegenlerde yaşıyor gibiyiz. Açık söyleyeyim o benden daha çok dünyada olup biten gelişmelere hakim. Konuşması, ilgi alanları , hayata bakışı ile Kripton adlı başka bir gezegenden bizi ziyarete gelmiş gibi. Arkadaş çevresine bakınca artık dünyanın bir kriptona dönüştüğünü bizim yabancı bir gezegende yaşadığımızı görüyorum.

Aslında dünyanın en ünlü kaynanası meşhur Semra Hanım\'ı geçen yıl bir programa konuk ettiğimde de yine aynı duyguyu yaşamıştım. İletişim devrimimizin bu \'son model Türk kahramanı\' karşıma bir kadın programından çıkıp gelmişti. Türkiye?nin en çok tanınan ismiydi. Beş parasızdı. O günlerde hala oğlunun evlenip evlenmemesi üzerine ekranlarda bağırıyordu. Ve elbette milyonlarca Türk evkadını da kendini takip ettiği için rating yaptırdığı özel kanallara çıkabiliyordu. Benim niyetim olaya biraz daha dışarıdan bakmaya çalışmaktı ama kendisi karşımda heyecanla oğlunun neden evlenmemesi gerektiğini anlatırken, ben de büyülenmiş gibi bu yarı deli kadını izlemeye başladım.

Ya biz bu dünyaya ait değildik ya da o...

Bir ilüzyona , ya da büyüye kapılmış gibiydi. Daha o günlerden oğlunu televizyon kanallarına kurban verecek bir annenin ayinine katılıyordu ekran başında herkes.

Pek çok tepki telefonu aldık. Bu kadının bizim programımızda bizim gibi nezih bir kanalda ne işi olduğundan dem vuruyordu çoğu. Yani Türkiye?nin konuştuğu bu kadını görmezden gelmemizi istiyordu bizim elit , nezih kitlemiz. Belki onlar haklı . Bu yeni dünyayı görmezden gelmek en iyisi...


Bu yüzyılın başında Türkiye\'nin ve dünyanın savaşarak haklı bir şöhret yakalamış ulusal , dünya çapında kahramanlarına baktığımızda o soylu ve somut kahramanlık bildirgesini şu son bir kaç on yıldır görmediğimizi fark ediyorum. Mustafa Kemal Atatürk gibi bir efsane, Gandi gibi bir sebat insanı, Castro gibi bir meydan okumacı , Muhammed Ali gibi bir isyankar , Pele gibi bir centilmen yok artık. Bilindik kahramanlar çağının sonuna geldik dayandık...

Ne iş yaptığınız önemli değil, nasıl yaptığınız önemli sanırım. Geçtiğimiz günlerde Genelkurmay başkanı Hilmi Özkök?ün harp okulu öğrencilerine anlattığı bir anekdotu hep beraber gazetelerden okuduk. Orada Özkök bir hamaldan bahsediyordu. Üç kişinin taşıyamadığı bir dolabı omzuna alıp ta en tepedeki daireye ustaca çıkartan,işini iyi yapan ve yaptığı işten gurur duyan o hamalın mutluluğunu övgüyle anlatıyordu.
İşte o hamal benim de modern zaman kahramanım.
Biraz önce bildik kahramanların tükendiği bir çağda yaşıyoruz dedim ama hemen umutsuzluğa düşmemeliyiz.
Yeni zamanlar yeni kahramanlarımızı hayatın içine gizlenmiş durumda... Belki adlarını tek tek bilmiyorsunuz belki eski zaman kahramanları gibi heykelleri meydanlara dikilmiyor ama onlar hayatımızı hayatları ile , mücadeleleri ile, yaptıkları işlerlere zenginleştiriyorlar.
Geçtiğimiz yıl Romada bir katedralin içindeki mezarın başında gördüğüm bir yazı beni çok etkiledi ve düşündürdü.

Mezartaşında \'İçimde büyük şeyler başardım\' yazıyordu.
Benim inancım da içimizde büyük şeyler başaran kahramanlar.

Özgüveni tam, yaptığı işi iyi yapan ve onunla gurur duyabilen hamallar , doktorlar, askerler, gazeteciler...

...ve siz, elbette sizlersiniz.

Adlarınızı tek tek bilmediğim şimdilik sessiz kahramanlarsınız.
Yaptığınız işlerle hayatımızı zenginleştiren, geliştiren insanlarısınız.
Sizin güleryüzünüz, hizmet anlayışınız, işinizi yapışınız, bizim toplumumuzun zenginlik çıtasıdır.
Ben artık kahramanlarımı savaşlarda , olimpiyatlarda, dünya kupalarında aramıyorum. Onlar aranızda gizli , yalnızca isimlerini bilmiyorum...
İnanın bu sözlerimi aklımla olduğu kadar kalbimle de söylüyorum.

Bana kalbinizle kulak verdiğiniz umarım, teşekkür ederim...


Yorumlar

Yorum yazmak için lütfen giriş yapınız. Üye olmak için tıklayınız

<< GERİ

728X90 Banner