6 Katlı Düş Gökdeleni: Oyuncak Müzesi

Çarşamba, 1 Ekim 2014 16:15

Alpha Bravo Charlie Delta. Bu hafta #kitapmüzik köşemizde çok kıymetli bir ismi ağırlıyoruz: Gürol Kutlu, nâm-ı diğer ‘Kaptan’. Gürol Kutlu, Sunay Akın’ın deyimiyle, “İstanbul Oyuncak Müzesi’nin Dış Hatlar Terminali”nde gönüllü olarak görev almış bir jet pilotu…

BİR OYUNCAK MÜZESİ HİKÂYESİ adlı kitabın 97. sayfasında şöyle bir not var:

“Elinizdeki yüz yıllık oyuncağın yaşam öyküsünün nerede başladığını, bu süre içinde hangi ülkeleri gezip dolaştığını ve kaç çocuğun oyun arkadaşı olduğunu bilemezsiniz. Bildiğiniz tek şey, onun bu serüvenindeki son durağının İstanbul Oyuncak Müzesi olduğudur.”

Dünya çapında birçok ödüle değer görülmüş olan İstanbul Oyuncak Müzesi’nde gönüllü olarak çalışan emekli pilot Gürol Kutlu, müzenin kurucusu şair Sunay Akın’ın önerisiyle, müzenin “yaşam öyküsü”nü kaleme almaya karar vermiş ve ortaya bu kitap çıkmış. Çocukluğuyla, çocukluk oyuncaklarının anılarıyla müzenin hikâyesini iç içe geçirerek paralel bir biçimde ele alan Kutlu’nun kitabı aynı zamanda ülkemizde müzecilik yapmanın koşullarını da göz önüne seriyor. Müzedeki oyuncakların fotoğraflarıyla zenginleştirilen kitapta iki idealist kişinin, Kutlu ile Akın’ın çocuksu heyecanlarını görmek mümkün.

Hazırlayan: Mahmut Güleç 

Oyuncak Müzesi ile kesişen hayat hikâyenizi kısaca anlatır mısınız?

Alpha Bravo Charlie Delta.

İlk önce kendimi tanıtayım, ben Gürol Kutlu, Hava Kuvvetleri’nden malulen emekli bir jet pilotuyum. Yaklaşık 35 yıllık bir çalışma hayatının sonunda, emekli olduktan sonra, yolum bir gün Oyuncak Müzesi’ne düştü. Ben Erenköy’de oturuyorum, Oyuncak Müzesi de Göztepe’de olduğuna göre bana çok yakın. Oyuncak Müzesi’ne giderken neler göreceğimi tahmin edemiyordum, her ziyaretçi gibi, ama gerçekten çok etkilendim. Orada kendime, çocukluğuma, oyunlarıma ve oyuncaklarıma ait çok şey buldum.

Aynı gün müzenin kurucusu şair ve yazar Sunay Akın’la da tanıştım. Sunay Akın’la uzun bir sohbetimiz oldu. Onu boş günlerinde yakalamak kolay değildir, ama şansıma o gün oradaydı ve uzun uzun konuştuk. Bir çok ortak noktamız olduğunu keşfettik. O tarihten itibaren o benim için Sunay Akın değil, ‘Sunay’dı; ben de pilot kökenli olduğum için ‘Kaptan’dım, o bana hep Kaptan diye hitap etti ve o gün ‘Müze’nin kokpitine bir tane ‘Kaptan’ oturmuş oldu. Esasında benim için fazla değişen bir şey olmadı. Çünkü Oyuncak Müzesi’nde ‘endüstri’ vitrini var, ‘din’ köşesi var, ‘tren’ odası var… bu muhtelif vitrinlerin arasında benim en çok, çok doğal olarak dikkatimi çeken ‘havacılık’ vitrini oldu. Oradaki oyuncaklara baktım ve o gün ben hissettim ki, ben uçuştan ayrılmamışım, yakında tekrar uçmaya başlayacağım, fark eden bir şey yok, oyuncak uçakların kokpitine oturarak kaptanlığıma devam ettim.

Oyuncak Müzesi’nde, aynı gün Sunay Akın’a şu soruyu sordum: “Neden bu kadar çok martı çizdin?” Bana bir kitap imzaladı, “İstanbul’da Bir Zürafa” kitabı, tarih de attı, 27 Mayıs 2005… “Neden bu kadar martı?” dedim, “Martılar, ben İstanbul’la özdeşleştiriyorum, çok seviyorum martıları” dedi. Peki dedim, bilmediğin bir şey var, “Benim en son uçtuğum filonun ismi de Martı’ydı” dedim.

Sohbet daha da renklendi. Sonra dedim ki, “Ben bu müze için neler yapabilirim? Buraya bir destek lazım.” Çünkü müzenin kuruluş öyküsü de ilginç. Koskoca bir köşk, orada oturup da büyük para kazanmak yerine, orayı çocukların düşleri için bir müzeye tahsis etmek tam bir kahramanlık ve mangal yüreklilik. Ben, böyle bir mangal yürekli insanın yanında olmam lazım, bu sorumluluğu hissettim. Ondan sonra gönüllü olarak çalışmaya başladım. Gönüllü olarak çalıştığım dönemde ilk önce kendime bir zaman tüneli yaptım, inşa ettim, kendim çizdim bu planlarını. Çünkü her köşede geçmişten bir takım izler taşıyorum. Anneannem benim en yakın oyun arkadaşımdı, onunla gezerdik, çünkü o da çocukluğunu yitirmemiş bir kişiydi. Gülhane Parkı’nda kukla tiyatrosu seyrederken, orada izlediğim İbiş kuklayı yaklaşık 50 yıl sonra İstanbul Oyuncak Müzesi’nde gördüm. Orada karşılaştığım Eyüp Oyuncakları, içine su doldurulunca öten bülbül testiler, ona bülbül testi derler, darbukalar, tefler… çocukluğumda oynadığım oyuncakların hepsini orada gördüm. Bu öyküler zaman içinde birikti, düş tünelinde gezdiğim ve tekrar geçmişe dönerek, tekrar bugüne gelerek yaşadığım öykülerden yavaş yavaş notlar almaya başladım.

SONY DSCBir gün Sunay Akın dedi ki, “Kaptan, biz bunlardan bir kitap yapabilir miyiz?” dedi. Ben yazar değilim, edebiyatım da çok iyi değildir doğrusunu söyleyeyim, çünkü fen kolu mezunuyum, edebiyat öğretmenim de bana çok yüksek puan vermezdi. Ancak, böyle bir teklifi geri çeviremezdim, bu öykülerden, yaklaşık dört-beş yılda, bir kitap çıktı. Kitabın da isim babası Sunay Akın’dır: “Bir Oyuncak Müzesi Hikâyesi”.

Burada sadece çocukluğumdan, düşlerimden, oyunlarımdan, oyuncaklarımdan bahsetmedim; kendi yaşam öykümden de bahsettim. Geçirdiğim uçak kazasından sonra nasıl… bir diriliş öyküsüydü bu, ayakta kalma öyküsüydü. Burada mesajlar vermek istedim, herkesin hayatında inişler çıkışlar olabilir, burada bir felsefe edinmeniz lazım, “yaşam, dar ayakkabıyla yürüme sanatıdır.”

Sportif ayakkabılarla rahat yürümek kolaydır, ama eğer sıkıyorsa ne yapacaklar? Size muhtelif meyveler ikram edilebilir, çilek, kiraz, karpuz, hepsi tatlıdır bunların; ama yaşam size limon sunmuşsa ne yapacaksınız? Limonata yapacaksınız! Ben okuyucularıma limonata yapmanın da ufak tefek sırlarını gösterdim.

Sadece yaşam öyküm değil, sadece oyuncaklar değil, Türkiye’nin sıkıntılarından bir tanesi, müzecilik. Özellikle, ilk oyuncak müzesi olma unvanını kazanan İstanbul Oyuncak Müzesi’nin zorluklarını, oyuncak alımlarını, burada karşılaşılan bürokratik engelleri, bunları da anlattım. Müzecilik, Türkiye’de, tabii ki tarihi eski, fakat gönüllü müzecilik ayrı bir konu. Yaklaşık 30 sene önce Amerika’da Boeing uçaklarının fabrikasında eğitim aldım, yaklaşık altı aylık. Orada bir test pilotuyla çalıştık, bana Boeing fabrikasında gönüllü olarak müdürlük yaptığını söyledi. İlk gördüğüm müze gönüllüsü odur. ABD’de sokağa çıkın, 18 yaşın üzerinde her 480 kişiden bir tanesi müze gönüllüsüdür. Ben bu konsepti veya bu düşünceyi yaymaya çalışıyorum İstanbul Oyuncak Müzesi’nde, kitabımda bunları da anlattım.

Diğer bölümlerde ise, bir kuruluşun uluslararası platforma açılması, çünkü bir tekstil, bir otomotiv, beyaz eşya… aklınıza ne gelirse, bunlar ülke sınırları içinde kaldığı sürece çok şey ifade etmez. Pencerenizi Avrupa’ya açmanız lazım. İlk önce Oyuncak Müzesi’nin internet sayfasını İngilizce’ye çevirdim, bu pencere böyle açıldı. Üç yıl peş peşe yarışmalara katıldık ve bu yarışmaların üçüncüsünde EMA (European Museum Academy) Avrupa Müze Akademileri’nde Avrupa’nın en iyi 9 çocuk müzesinin arasına girdik ve İtalya’da bir ödül töreninde Sunay Akın gitti ödülünü aldı. Bu, benim müzede gönüllü çalıştığım dönemde beni en çok onurlandıran olaylardan bir tanesidir.

Birkaç soruyla devam etmek istiyorum izninizle. Mesela, maket ve takı merakınızı sormak istiyorum?

Sonrasında müzede tamir ettiğiniz oyuncaklar…

Mesleğimi çok sevdim ben, ancak, pilotların meslek dışında hobileri ve eğlenceleri olması çok zor, vakit sınırlı. Her iki tarafta da, yani askeri havacılıkta da, sivil havacılıkta da bu vakitleri kolay kolay bulamıyorsunuz. O nedenle bunu bilinçli olarak yaptım. Sadece, mesleki gelişimim ve kültürel gelişimim için bir şeyler okudum; ama hobi denen el sanatları veya benzeri şeyleri –müzik hariç, müzik hayatın bir parçası çünkü, hayatımızın her yerinde var– böyle şeyleri emekliliğime saklamıştım.

Apartmanımızda çok sevdiğim bir küçük kız var, ona eşim bir bilezik aldı, boncuk, kum boncuğu derler, minik minik boncuklardan oluşan bir bilezik, kızcağız onu kopartmış veya kaybetmiş, ertesi hafta da aynı satıcı orada var mı yok mu bilmiyoruz, ben bunları kendim yapayım dedim, boncuklarla başladım.

Bir mağazanın vitrininde küçük bir maket gördüm, bu bir şezlongdu, “Bu satılık mı?” dedim, “Hayır” dediler. “Fotoğrafını çekebilir miyim?” dedim, “Buyurun, çekin” dediler. Bir hafta içinde o şezlongu yaptım. Sonradan sandalye, masa, oturma odası, derken bunlar birikti bende. Fakat ticari tarafım olmadığı için fırsat buldukça sizler gibi sevimli dostlarıma bunları armağan ettim. Eşim Kadıköy Belediyesi’ne bağlı Erenköy Gönüllüleri’nde, orası bir dernektir, orada gezi kolu başkanlığı yapıyordu, biriken bu maketler, boncuklar vesaire, bir kermes düzenlendi, oraya verdim ve gönüllü evine bir kazanç olmuş oldu.

Şu anda hemen hemen bunlardan hiçbiri yok. Ama bu hobilerle uğraşmak benim el becerilerimi geliştirdi. Faydasını belki beyinsel olarak ve gelişim olarak ben gördüm ama, Oyuncak Müzesi’nde bu el becerilerine çok ihtiyacım oldu. Çok kıymetli bir uçağı vitrine asmak zorundasınız, ama o vitrinin içinde, misinayla yukarıdan sarkacak, duruş açısı, kanatların yatışı vs. bunun gibi özellikler isteyen bir şey… Bu dönemde farkında olmadan bir güç beni Oyuncak Müzesi’ne hazırlamış.

 

Ve Sunay Akın’ın dokunmaya korktuğu oyuncakları siz tamir ettiniz…

Evet, ufak tefek tamiratlar. Seve seve bunu yapmak zorundaydım. Mesela bunlardan bir tanesi, Oyuncak Müzesi’nin en uzun oyuncak bebeği, bir porselen bebeğimiz var, sanıyorum 1.10, 1.15, 1.20 boyunda. Satıcı, –bunu internet üzerinden açık arttırmayla alıyoruz, bu görevi de üstlendim. Bir hayli yorucudur, fakat zevklidir– oyuncak satıcısı dedi ki, “Bu bebeğin kafasını çıkartmak zorundayım, gövdesinden ayırmak zorundayım…” Güvenlik nedenleriyle, gümrük konusunda, içine bazı uyuşturucu madde vs. gibi yerleştirilip ondan sonra bunlar bir yerde tehlikeli ticaret haline geliyor, o bakımdan hanımefendi böyle bir engel olduğunu söyledi, “Buyurun, ayırın” dedim, fakat o kafa bir geldi, içinde gözleri, porselen, oyuncak yaklaşık 100 yaşında… bir tane de şema çizmişler montaj için ve onu tekrar gövdesiyle birleştirene kadar, doğrusunu isterseniz ellerim titredi. Ama bu beceri sayesinde başardık, oyuncak şu anda gayet sıhhatli.

C_gurolkutlu02Türkiye’de oyuncak tamircisi diye bir meslek yok herhalde değil mi?

Maalesef böyle bir şey yok.

Dünyada var mı?

Tabii var, özellikle Amerika’da antika oyuncaklar var, eğer ailenizden kalma çok kıymetli oyuncaklar varsa bunları gönderiyorsunuz ve orijinal veya replika dediğimiz kopya parçalar takılıp size çalışabilir vaziyette geliyor. Keşke ülkemizde de olsa.

Fotoğrafçılık merakınız ve müzedeki oyuncakların fotoğrafları?

Herkes kadar meraklıydım fotoğrafa, ancak bu çok değerli oyuncakların, ki bazıları paha biçilemeyecek oyuncaklar, müze koşullarında fotoğraflarının çekilmesi çok zordu. Evde basit bir stüdyo yaptım. Beyaz bir çadır diyelim, ona yabancılar “softbox” diyorlar, böyle bir çadır aldım, masanın üzerinde, sağdan soldan spotlarla aydınlatmalar… tabii şimdi fotoğraf makinaları çok gelişti, oradan size bazı özellikleri, kelvin derecelerini söylüyor, o kadar modernleşti ki, eğer biraz okursanız…

Biraz da oyuncakla bütünleşmeniz lazım, şimdi bir arabanın belki 20-30-40 tane fotoğrafını çekebilirsiniz, alttan, üstten, yandan… Oyuncağın hemen hemen çekebileceğiniz bir tek açısı vardır. Tekerlekleri, eğer bir arabaysa, direksiyonu, içinde oturan kişinin yüzünde mimik varsa; eğer o kurmalı bir oyuncaksa anahtarının durumu; markası görünüyorsa… bu açıyı çok iyi yakalamanız lazım, tabii gölge düşürmemek lazım.

Bazı özellikler, eksik olmasın genç arkadaşlarım, müzeye gelen fotoğrafçı arkadaşlarım, teknik yönlerden bana bir şeyler anlattılar ve kısa zamanda bunu öğrendiğimi sanıyorum. Uzun yıllar da fotoğraf çektim ve şimdi Oyuncak Müzesi’nin fotoğraf arşivi bende. Seve seve yaptım bunu, hala da yapıyorum. Bu işi zevkle üstlendim.

Mona Lisa, Leonardo da Vinci’nin büyük eseri, dört yılda tamamladığı… tabii bu bir tablo, ama bunun oyuncağı var mı? Tesadüfen bulduk. Oyuncak bebek, ama Leonardo’dan farkı var, bebeğin belden aşağısı da var. Bu oyuncağı –maalesef gümrüğe takıldı– gidip aldım. Eksik olmasınlar, yardımcı oldular. Doğru eve geldim ve Mona Lisa’nın fotoğrafını çekeceğim, çünkü o bir kutuya, cam kutuya girmek zorunda, dış etkenlerden korunması için.

Mona Lisa’yı oturttum karşıma, bir tane de çay koydum, Mona Lisa’ya baktım, zevkle çayımı içtim. Ama merak ettiğim bir şey vardı, müsaadesini aldım, eteklerini kaldırıp baktım, kötü niyetli değildim, çünkü satıcı “1500’lerdeki modaya uygun iç çamaşırları vardır” demişti. Eteklerini kaldırıp baktım, gerçekten basen kısmı dizlerine kadar jüponla örülmüş, gayet sempatik, gayet sevimli bir külot vardı, daha fazlasını kaldırmadım, o şekilde örtüp müzedeki yerine teslim ettik.

Ama Mona Lisa’nın eteklerini ilk önce ben kaldırdım! (gülüşmeler)

Oyuncak Müzesi’nde kaç oyuncak var, sergide olan-olmayan? Sergide olmayan oyuncakları nerede saklıyorsunuz?

Oyuncak müzeleri durağan müzeler değildir arkeoloji eserleri gibi. Bugün herhangi bir tarihi mekâna gidin, mesela Efes harabelerine, 20-30 yıl sonra gitseniz de hemen hemen, eğer orada farklı bir kazı yapılmamışsa, göreceğiniz fotoğraflar aynıdır.

Oyuncak müzeleri öyle değildir. Zaman zaman vitrinleri değiştirmek, koleksiyona yeni ilave edilen oyuncaklar varsa bunları koleksiyona dahil etmek… yazılı bir kural değil, ama bunun yapılması lazım.

Bir tane örnek vereyim, mesela, Temel Reis bir denizci karakteridir, yanında Safinaz vardır. İstanbul Oyuncak Müzesi’nde birçok Temel Reis var. Bunların arasında denizci olanı da var, olmayanı da var. Bir tanesinde Temel Reis pilot olmuştur, uçağıyla uçmaktadır. Başka Temel Reis’ler arıyoruz hala. Basketbol oynayan var mesela, astronomik rakamlar… Ama sağlam, kondisyonu iyi durumda. Bulursak onu da alırız.

Sonuçta koleksiyon zaman zaman değişiyor. Gayet sağlıklı bir depomuz var, deponun sağlıklı olması lazım, nemden vesaire etkilenmemesi için. Oyuncaklar bir dönüşüm süreci içinde zaman zaman değişir. Sergiler açılır, sergilere gidilir. Anadolu’da açılan oyuncak müzeleri vardır, bir tanesi Antalya Müzesi, diğeri İzmir Oyuncak Müzesi, diğeri Gaziantep Müzesi; depolarımızdan o müzeleri de zaman zaman desteklemişizdir.

Yaklaşık 4 bin oyuncak vardır. Vitrinde olanlar 4 bin tane, sanıyorum bir o kadar da depolarda var.

C_gurolkutlu08Dünyada ve Türkiye’de müzecilik kültürü anlayışı nasıldır? Oyuncak Müzesi’nin dünyadaki diğer müzeler/oyuncak müzeleri arasındaki yeri ve önemi nedir?

Oyuncak endüstrisi, büyük sanayi devrimiyle birlikte, 1800’lü yıllarda Avrupa’da başlıyor. Bunun başkenti olarak Almanya ve bir nokta da gösterebiliriz, Nürnberg’de başlıyor. Ondan sonra İngiltere, Fransa gibi ülkelere yayılıyor, aynı dönemde Amerika’da da var, çünkü Amerika göç alan bir ülke.

Ancak müze itibariyle Amerika’nın, tabii yüzölçümü de çok önemli burada, dünyada en fazla müze olan yer Amerika Birleşik Devletleri’dir, 17.500 tane müzesi var. Bunlar arasında kaç tanesi oyuncak müzesi, onu tabii bilemiyoruz, ama çocuklara ayırdıkları zaman ve mekân da çok önemli.

Burada bir konunun altını çizmek lazım, biz çocuklarımıza oyuncakları, sessiz sakin dursun, ayak altından çekilsin ve bir kenarda oyalansın diye alıyoruz. Halbuki oyuncakların ana nedeni, çocuğun beyinsel, zihinsel ve psikolojik gelişimlerini tamamlaması için, yaratıcılığını, hayallerini süslemesi için alınır.

Amerikalı yazar Frederick Douglass’ın çok güzel bir sözü var, “Ruhen sağlıklı çocuklar yetiştirmek, hasta insanları tedaviden daha kolaydır” der. Çocuklarımızın hayallerini oyuncaklarla süsleyip yaratıcılıklarını geliştirebilirsek, o çocuklardan ileride sağlıklı insanlar çıkar. Televizyon haberleriyle, çocuklara verilen şiddete yönelik oyuncaklar arasında bir paralellik vardır. Ne yazık ki biz çocuklarımıza 60’lı 70’li yıllarda tabancalar, mantarlı tabancalar, roketler, biraz daha şiddet içeren diğer figürleri vermişiz, şu andaki televizyon haberlerinin de özeti maalesef budur.

Richard Bach, Amerikalı yazar, Jonathan Livingston Seagull (Martı Jonathan Livingston) kitabında bir martının hayatını anlatır, martı der ki, “En yüksekten uçan martı en uzağı görendir.” Mümkün olduğu kadar yüksekten uçmamız lazım, fakat bu konuda Türkiye’de olmanın bazı dezavantajları var, gümrük kuralları gibi, yeni müzeler için yer tahsisi gibi, izleyicilerin veya müze gezen kişilerin müzeye olan ilgileri gibi… Hedefimiz, futbol maçına giden insanları da müzelere çekmek. O bakımdan, ben asla kötümser değilim, ama Avrupa’da çok iyi bir yere geleceğimizden eminim, zaten 9 müze arasına girmekle bunu da gösterdik.

Toyco, Avrupa Müzeler Birliği’nin altında çalışan bir birlik, bu Türkiye’de kuruldu, önderliğini İstanbul Oyuncak Müzesi yaptı ve Avrupa’nın en ünlü müzeleri İstanbul’a geldiler, kaldılar, sonra Anadolu’yu gezdiler, Gaziantep’i gezdiler… ondan sonra burada çok güzel bir geceyle onları uğurladık. Bu toplantı ilk defa Türkiye’de yapıldı. Uluslararası platformda İstanbul Oyuncak Müzesi’nin attığı en büyük adımlardan bir tanesidir. Avrupa’dan ayağımızı eksik etmiyoruz, çünkü Avrupa Müzeler Akademisi, Avrupa Müzeler Forumu gibi çocuk ve oyuncak müzeleri üzerinde büyük etkisi olan, bu kuruluşları yönlendiren resmi kuruluşların forumlarına gidiyoruz her sene.

Önümüzdeki dönemde tekrar yarışmalara katılırız, ama inanın ki, burada birinci-ikinci lafı önemli değil. Yarışmaların nedeni veya amacı standartlarınızı yükseltmektir.

Her yarışmaya katılışta standartlarınız yükselir. Çünkü Avrupa Müzeler Akademisi der ki, “Sizin tarihi mekânınız veya oyuncaklarınız bizim için ikinci planda, toplam kaliteye de uyuyor musunuz?” Yani bir ziyaretçi geldiği zaman, orada çocuklar nasıl oyalanıyor, atölyeniz var mı veya anneler-babalar bir kafede oturdukları zaman nasıl bir servis sunulur, müzenizde yangın çıkarsa güvenlik tedbirleri nedir gibi toplam kalitenin elemanlarını da değerlendirirler. Bunu Sunay Akın ve müze çalışanlarıyla beraber hep el ele çalışarak, çünkü tek başına bir yere gelmek mümkün değil, ekip çalışmasıyla Oyuncak Müzesi şu anda uluslararası standartlarını çok yükseltti.

Oyuncak Müzesi’ne yeni oyuncakların alınmasından da bahsedelim mi biraz, açık arttırmalardan oyuncakları nasıl alıyorsunuz?

İnternet üzerinden yaptığımız alışverişler, bir kere parasal yönden son derece güvenli, çekinmeden alışveriş yapabiliyorsunuz. Bir süre sonra, bu alışverişlerde herkes birbirini tanımaya başlıyor, mesela, babaannesinden kalan bir arabayı, dedesinden kalan bir gemiyi satmak isteyen bir kişi “Aa, İstanbul Oyuncak Müzesi” diyor ve bize daha çok sevinerek, daha uygun fiyatlar vererek bize satmayı tercih ediyor, çünkü bizim orada bir kredi notumuz var. Kredi notumuz şu anda 100 üzerinden 100. Oranın bazı kuralları var, satıcı mesela sizi davet ediyor dışarı, bu işi dışarıda bitirelim diyor, bu yasaktır. Üç-beş kuruşa daha ucuza alacaksınız, ama o sitenin kurallarına uyuyorsunuz. Biz bu kuralları hiç çiğnemedik. O bakımdan kredi notumuz 100.

Ben bunu severek yapıyorum. Bazı geceler hiç uyumuyorum, çünkü Amerika saatiyle girmek lazım. Seve seve yaptık. Bu alışverişlerden bir tanesinde bir beyefendi bana, “Siz bu kadar oyuncak askeri ne yapıyorsunuz?” dedi, ben de bizim müze olduğumuzu söyledim. Telefon numarası, özel bilgiler vermemek kaydıyla bu tür sohbetleri yapabilirsiniz, kurallara uygundur. “Ben bu yaz Türkiye’ye ziyarete gelmek istiyorum” dedi, “Buyurun, gelin ve müzemizi gezin” dedim. Oyuncak satıcısı beyefendi, hanımını da alıp geldi, oturduk çay içtik, ben kendimi tanıttım, beyefendi gülmeye başladı, çünkü o da bir emekli pilot ve havayolları kaptanıymış, bir tane dostumuz oldu.

Ben Sunay Akın’ı izledim bu işi yaparken ve çok zorlandığını gördüm, yani öyle böyle değil, bütün mesainizi ayırmanız lazım…

Siz bu yükü de Sunay Akın’ın üzerinden almış oldunuz…

Seve Seve. Yani, Mona Lisa beni sevdiği için geldi İstanbul’a. Kendinizi sevdirmeniz, iyi niyetinizi ve disiplininizi onlara kanıtlamanız lazım, yoksa Mona Lisa belki…

Mona Lisa şu anda dünya oyuncak müzelerindeki tek bebek, ikinci bir örneği yok. 1954’te yapılmış. Onu yapan Fawn Zeller ismindeki hanım da çok ünlü bir porselen bebek yapımcısı, ne yazık ki şu anda hayatta değil… Onun için, Mona Lisa, Leonardo’dan sonra bizde yaşıyor.

Fareler Orkestrası’nı sormak istiyorum, güzel bir hikâyesi var sanırım?

Fareler Orkestrası, biraz önce söylediğim gibi, oyuncak müzelerinde çok popüler oyuncaklardan bir tanesi, Louis Marx isminde bir Amerikalı oyuncak üreticisi yapmıştır. Louis Marx, tarih boyunca Time’a kapak olan tek oyuncak üreticisidir.

Bu oyuncağı aldığım zaman bir hayli ucuz olduğunu gördüm, ama satıcı yazmış orada, bir kafası eksik, diye. Siz bana sordunuz ya, yurtdışında bunu tamir eden yerler var mı diye… ben onları tanıyorum, kafasını buldum, Amerika’dan geldi küçücük bir paket içinde ve Fareler Orkestrası’ndaki eksik kafalı fare yerine yerleşti. Ama onu yerine yerleştirmek, sadece vidalarını sıkmak önemli değil; onun içinde bir hareket mekanizması var, hareket ettikçe kafa da sallıyor, onun montajını da yaptım…

Fareli Orkestra’nın Oyuncak Müzesi’ne, bana buraya gelişi, ki bu gelişten Sunay Akın’ın haberi yoktu, bir akşam beni ziyarete geldi ve onu Fareler Orkestrası’yla buluşturdum.

Benim için çok güzel bir geceydi.

Sunay Bey için de çok güzel bir gece olmuştur zannediyorum.

Mutlaka!

Oyuncak Müzesi’nde en sevdiğiniz, sizi en çok etkileyen oyuncak hangisidir?

Ben kitabımda da yazdım, bunların hepsi bir yerde benim oyun arkadaşlarım oldu, çocuklarım gibi oldu, onları birbirinden ayırt etmemeye çalıştım.

Eğer fiziksel olarak soruyorsanız, çok oyuncak var; ama benim yaşam felsefem olarak soruyorsanız, ben ‘Hacıyatmaz’ı seviyorum, çünkü sırtı yere gelmeyen tek oyuncak odur. Ben de sırtımı yere getirmemeye çalıştım bu yaşa kadar.

C_oyuncakmuzesikitapÇocukluğunuzdaki oyun ve oyuncaklarla şimdiki durumu karşılaştırdığınızda ne düşünüyorsunuz?

Şimdi bazı şeyleri hafife almamak lazım, bizar önce söyledim ya, Avrupa’da Almanya, İngiltere ve Amerika bu üretimi yaptılar diye, o tarihlerde Türkiye Kurtuluş Savaşı’ndan çok yorgun çıkmış, ekmek karneleriyle gerçekten zorlu bir dönemdeyiz, oyuncaklara ayıracak zamanımız olmamış. O bakımdan, dünya oyuncak müzelerinde Türk oyuncaklarına hemen hemen hiç yer vermezler. Bunun nedeni, onlardan aldığımız kalıplarda üretmişiz oyuncakları. Sonraki yıllarda da Japonya ve Çin, şimdi de Uzakdoğu, Tayvan vesaire gibi yerlerde üretilen oyuncaklar var.

Yerli üretim oyuncaklarımız şu anda az. Ama bunun üzerinde şiddetle duruyorum, çok önemli bir konu, çocuklarımızı bilgisayar oyunlarından mümkün olduğu kadar uzak tutmamız lazım. Çünkü, bilgisayarda bir program yapılıyor, sağdan gir, soldan gir, şunu vur, şu kadar adam öldür, sadece ve sadece bir senaryo yazılmış… çocuk elinde tuttuğu bir ‘mouse’un esiri.

Oyun bittikten sonra, büyük skor yaptım, diye seviniyor. Halbuki o skor, çocuğun hayallerini öldürmekten başka hiçbir işe yaramıyor. Çocuklarımızı bilgisayar oyunlarından uzak tutmamız lazım. Geleceğin habercisi diyoruz oyuncaklara. Geleceğin habercisi!

Şimdi şöyle bir örnek verelim, yaklaşık, 1878’de Lord Randolph Londra’daki malikânesine gelir, oğlunu çoktan beri görmemiştir, çünkü çok yoğun çalışıyordur. Çocuğun dersleri iyi değil, dilinde bir kekemelik var, sürekli oyuncak askerlerle oynuyor, 1500 tane kurşun askeri var… “Oğlum, ne olacak senin bu halin? Bak istersen seni askerî okula yazdıralım ve sen subay ol, ister misin?” Çocuk, “Tabii baba!” diyor, çok seviniyor, babasının boynuna dolanıyor. Bu çocuğu siz tanıyorsunuz, Sir Winston Churchill… bakın, oynadığı oyuncaklarla geleceği arasında nasıl bir paralellik var.

Yalnız ben, tabii ki çocuklarımızı körü körüne suçlamıyorum, çünkü bizim dönemimizde, bundan yaklaşık 50-60 yıl önce, bir mahalle kültürü vardı. Boş arsalarımız, yeşil alanlarımız, parklarımız vardı. Bugün çocuklar apartmanda yaşamak zorundalar. Sabahleyin bir koşuşturmayla servise biniyorlar, sonra tekrar aynı şekilde servise binip dönüyorlar. Bazıları yüzme dersine, bazıları piyano dersine… bir arada yaşama kültürünü ve paylaşımcılığı ne yazık ki kaybettik. Bunu sağlayan da oyuncaklardır, bu konuya ebeveyn-lerin eğilmesi lazım.

Son olarak Darüşşafaka’nın hayatınızdaki yeri ve önemine de kısaca değinelim istiyorum…

Gerçekten, ben hayatımı, buradaki kilometre taşlarını yazarsam, mutlaka şehit bir pilotun çocuğu olduğumu söylerim. Ondan sonra ilkokul öğretmenimi söylerim, bende çok derin izleri vardır. Darüşşafaka o yıllarda, şimdi de öyle, fen derslerini İngilizce verirdi, ben orada sadece İngilizce’yi, fen derslerini veya didaktik yönden eğitimi almadım, orada benim en çok öğrendiğim şey paylaşımcılıktı ve bir arada yaşama kültürünü öğrendim.

Ben Ankara’da doğdum ama doğar doğmaz İstanbul’a geldim, orada büyüdüm. Mahallemizde İstanbul dışındaki vatandaşlarımızın sayısı azdı, ben Anadolu’nun çeşitli kültürlerini farklı yörelerden gelen arkadaşlarımın lehçelerini hep Darüşşafaka’da öğrendim. Darüşşafaka benim için çok büyük bir eğitim müessesesiydi. Klasik müziği ilk önce orada öğrendim. Orhan Boran’ı orada tanıdım, Halit Kıvanç’ı orada tanıdım, Aziz Nesin’i orada tanıdım, Ekrem Zeki Ün, Tahir Sevenay gibi büyük müzisyenleri hep orada tanıdım. O bakımdan bende çok büyük yeri vardır.

Kendimi takdim ederken, hemen hemen ilk kimliklerimden bir tanesi Darüşşafakalıyım demektir. Bence Türkiye’nin çok önemli bir eğitim kurumudur. Benim babam olmadığı için orada okudum, çünkü babasız çocuklara eğitim veren bir kurumdu, şimdi hem annesiz hem babasız veya çok fakir öğrencilere eğitim veriyor.

Belki bir talihsizlik yaşıyor öğrenciler geçmişleri itibariyle ama Darüşşafaka üniformasını giydikten sonra toplumun bütün kapıları onlara açık.

Son olarak ne söylemek istersiniz?

Sizin şahsınızda Dipnot Tablet çalışanlarına sevgilerimi, saygılarımı sunuyorum ve bir tek cümleyle bitiriyorum:

“Savaş uçakları çocukların üzerine bomba yerine çikolata atsınlar.”

Bizi kabul ettiğiniz teşekkür ederim.

* *

Söyleşimize konu olan “Bir Oyuncak Müzesi Hikâyesi” kitabını tüm kıymetli öğretmenlerimize, anne-babalara, içindeki çocuğu yaşatan büyüklere ve tabii ki yaşça benden küçüklere tavsiye ediyorum. Bu kitabı okumalısınız. Baskısının tükenmek üzere olduğunu, ancak kitapçılarda bulunabildiğini ve yeniden basılacağını hatırlatalım. Bu hafta İstanbul Oyuncak Müzesi’ni ziyaret ederek çocukluk anılarınızı tekrar canlandırabilirsiniz. Haftaya buluşmak dileğiyle…

Fotoğraflar © Gürol Kutlu (bu yazıdaki tüm fotoğraflar için Gürol Kutlu’ya teşekkür ederiz).

TÜRKİYE’NİN EN ÇOK OKUNAN TABLET DERGİSİNİ ÜCRETSİZ OLARAK

iPAD’İNİZE İNDİRMEK İÇİN TIKLAYIN

 available-on-the-app-store

ANDROİD TABANLI TABLETİNİZE İNDİRMEK İÇİN TIKLAYIN
Get-it-on-Google-Play