Dipnot Tablet Dipnot Mobile Dipnot Mobile Dipnot Tablet

Kara Kuğu

 

Natalie Portman iyi bir aktris değil.  Şimdiye kadar çıkan tüm filmleri bunu açıkça ortaya koyuyor.  Bunun yanında, tam anlamıyla bir hırs küpü, çok kasıntı ve tüm bu kabiliyetsizliğine karşı mükemmeliyetçi.  Bu noktada Portman ve Nina arasındaki benzerlik ilginç.  Aynı şekilde, Aronofsky, Leroy gibi zor ve obsesif bir yönetmen; David O Russell kadar olmasa bile, setlerinde terör estiriyor.  Hem kendini hem de oyuncularını yıpratıyor (eski karısı Rachel Weısz’la aralarının The Fountain’ın çekimlerinde bozulmaya başladığı biliniyor).  Nasıl ki Nina’nın kara kuğuyu oynayıp oynayamayacağına dair şüpheler var, aynı çekinceler Portman için de geçerli.  Öyle ki, That 70s Show ve Forgetting Sarah Marshall’da saf ve temiz karakterleri de gayet inanılır bir şekilde oynayabileceğini ispat etmiş olan Mila Kunis’in Nina rolüne daha uygun olduğu bile söylenebilir. 

Tüm bunları göz önüne alınca, Natalie Portman’ın performansıyla ilgili ortaya şu soru çıkıyor: Portman, Nina’yı mı oynuyor, yoksa Aronofsky, Portman’ın rolü oynarken yaşadığı zorlukları mı gösteriyor?  Sıkıntı, korku, acı ve bilimum hissi hep aynı yüz ifadesiyle oynayan Portman’ın kabiliyetsizliğini mi izliyoruz, yoksa Nina rolünü içselleştirmesini mi?  Bunun cevabını bilemeyiz ama sorunun yarattığı ikilem hem filme hem de Portman’ın oyunculuğuna ayrı bir anlam yüklüyor. 

Hayal ve gerçek arasında bir film bu.  Zaten, Nina’nın bir rüyadan uyanmasıyla başlıyor ve o uykuyla uyanıklık arasındaki loş ve flu haleti ruhiyede geçiyor.  Neyin gerçek, neyin rüya (veya kabus) olduğu belli değil.  Görüntü yönetmeni Matthew Libatique, puslu, gri bir New York sunuyor.  Kamerası daima Nina’nın arkasında, onu takip ediyor; aynı Nina’nın peşini bırakmayan korkuları gibi.

Annesinin ona karşı hissettirdiği suçluluk duygusu ve beklentileri hep peşinde Nina’nın.  Leroy’un tacizleri, Lily’nin ortaya koyduğu tehdit, eski baş balerin Bet Macintyre’ın (Winona Ryder) akıbeti.  Bunların hepsi bir çocuk karanlıktan nasıl korkarsa Nina’yı da öyle korkutuyor.  Nina, idini dizginlemeye çalıştıkça, idi de bu çabalarına daha da şiddetli karşı çıkıyor, isyan ediyor. 

Bütün gözler, kendininkiler de dâhil olmak üzere, Nina’nın üstünde.  Her yer ayna dolu.  Zaten göz ve izleme motifleri de, Repulsion’da da olduğu gibi, filme neredeyse röntgenci bir hava katıyor.  Tüm aktörlerin gözleri ön planda, Aronofsky, yakın çekimlerle gözleri büyütüyor.  Bir taraftan paranoya, diğer taraftan şizofreni, Nina’yı çekiyor, parçalamaya çalışıyor.  Ne yaparsa yapsın iyi olamayacağı, Nina’nın kâbusu oluyor.

Bu yetersizlik hissi X Kuşağının en büyük korkusu çünkü.  Yeterli olamamak, başaramamak, sevilememek: Nina’nın hikayesi, paranoyak bir balerini anlatmıyor sadece: modern dünyanın çarklarında kendini kaybeden (veya kaybetmekten korkan) tüm genç şehirlilerin de hikayesi.

İşte paradoks da zaten burada.  Nina, sanatında mükemmelliğe ulaşabilmek için kendini paralıyor, duygularını hapsediyor, arzularını bastırıyor.  Nina inanıyor ki, sanatta mükemmellik için her şeyden feda edilebilir.  Hayattan bile.  Ama film bu teze karşı çıkıyor.  Kara Kuğu’nun en önemli leitmotifi, Çaykovski’nin balesinde de olduğu gibi, üç yerde tekrarlanıyor çünkü: “Yaşa biraz!” 

 

 

 

Yazının ilk bölümü için tıklayınız.

 


Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Dipnot.tv'ye aittir. Kaynak gösterilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan köşe yazısı/haberin bir bölümü, alıntılanan habere aktif link verilerek kullanılabilir.



aliarikan@dipnot.tv

 aliarikan
etiketler: black swan, black swan film değerlendirmesi, ali arıkan, ali arıkan değerlendirmeleri, black swan filmi


Yorumlar