33. İstanbul Film Festivali’nde Bu Filmleri Kaçırmayın

Pazar, 30 Mart 2014 09:24

Dipnot Tablet Sinema Yazarı Ali Arıkan 33. İstanbul Film Festivali’ndeki favorileri yazdı

33. İstanbul Film Festivali’nde Bu Filmleri Kaçırmayın 

Oscarların verilmesiyle yaz sezonunun arasında geçen zaman, sinema için senenin en kötü dönemi.  Şileplerin pisliklerini okyanus açıklarında salıvermeleri gibi film şirketleri de en dandik filmlerini bu süre içinde gösterime sokarlar.  Olan da izleyiciye olur zaten.  Hoş en azından sinema seyircisinin bu gibi bir işe yaramayan filmleri izlemek gibi bir zorunluluğu yok. Ama film eleştirmeni olarak hepsini görmeme el mahkûm.  Film için bu iki üç ay en sevmediğim zamandır.

Bu kuraklıkta tek tesellim İstanbul Uluslararası Film Festivali.  Her sene kendisini geliştiren, her sene kendini yeniden yaratan bu müthiş film cümbüşü, gerçekten müthiş başarılı bir organizasyon.  Bir kere zamanlama açısından dezavantajlı: Sundance ve Berlin’den sonra ama South by Southwest’le üç aşağı beş yukarı aynı zamanda yapılıyor.  Cannesidansa çok önce.  Venedik, Toronto ve Telluride gibi sonbahar festivallerine girmiyorum bile.  Buna rağmen her sene hem repertuvar (yani eski) film koleksiyonu hem de daha dünya festival seferlerine yeni başlamış filmlerle, İstanbul seyircisine muazzam iki hafta yaşatıyor.

Cannes, Toronto, Sundance gibi yarışma bölümleri ve filmlerin daha genel anlamda tanıtımı için büyük önem taşıyan festivallerle aynı ligde olmasa da, en azından repertuar açısından kesinlikle dünyanın ilk üçünde.  Her festivalde görülen sorunların yanında – mesela ömrümden ömür çalan “festival filmi insanları” gibi – İstanbul Film Festivali’nin kendine özgü problemleri de var.  Cannes’dan iki ay önce olduğu için, haliyle galası orada yapılacak ama aylardır hakkında konuşulan (veya dedikodusu yapılan) birçok filmi göstermesi imkânsız.  Toronto, Telluride (ve Venedik) deseniz, zaten Eylül’de yapılıyor ve Oscar mevsimini açıyorlar.  Festival zamanı gelince de, oradaki “baba” filmler, ya zaten vizyona giriyor, ya da başka türlü bir yolla (legal veya illegal) izlenmiş oluyor.  Eh, Sundance, Slamdance ve Berlin, daha bir, bir buçuk ay önce yapılıyor; tam olarak bizim festivalin programı ne zaman kesinleşiyor bilmiyorum ama onlardan seçim yapmak da zordur muhtemelen.  Yani büyük yönetmenlerin gösterilen “yeni” filmleri, genel olarak, galalarını İstanbul’da yapmıyorlar.  İşin doğasıbu; festivalin kalitesini etkilemiyor, zaten bunu değiştirmek için yapacak bir şey de yok (Cannes veya Sundance’a rakip olacağım diyen adama gülerler).  Tam tersine, daha genç yeteneklerin filmlerini dünyada ilk defa İstanbul Film Festivali’nde görme şansımız oluyor.  Aynı zamanda, diğer festivallerden gelen bilgi ve duyumlar doğrultusunda, seçim yapmamız da kolaylaşıyor.

Bu sene festival kendisini aşmış.  Basın bültenini okurken kendimden geçtim adeta.  Bu kadar çok filmi ne vakit izleyeceğim, ne zaman yazacağım bilmiyorum.  Bir de bunların arasında yeme, içme, uyuma gibi fiziksel zorunlulukları da yapmak gerekecek. Bu arada vizyona giren filmler de var arada. Bir şekilde halledeceğiz.  Geçen senelerde arka arkaya altı film izlemiştim en fazla.  Bu sene bu rekorumu egale edeceğim kesin de, bir ihtimal o rekorumu kırabilirim bile.  Benim de böyle rüyalarım var, sevgili okurlar.

Dünyanın dört bir yanından gelen yüzlerce filmle İstanbul seyircisini buluşturan festivalde bu yıl da birbirinden güzel ve ilgi çekici filmler var.  Bana kalsa, ilk gün sabahtan başlayın, hepsine gidin diyeceğim ama buna ne para ne de zaman yeter.  İşte bu yüzden, sırf bu yüzden işte, size kaçırmamanız gereken bir sürü film seçtim.  Ben de nasıl olsa oralarda olacağım; beğenmezseniz şikâyetinizi bizzat şahsıma iletebilirsiniz. Aşağıdaki filmleri festival kataloğundan alıntıladım; daha geniş bilgiye oradan ulaşabilirsiniz.

Frank

Frank (Frank): Geçen yılın Altın Lale ödüllü filmi ‘Ne Yaptın Richard?’ın yönetmeni Lenny Abrahamson’ın yeni eseri bir buçuk ay önce Sundance’ta gösterildi ve epey ses getirdi. Michael Fassbender’in filme adını veren Frank karakterini de canlandırdığı film, nevi şahsına münhasır bir müzik grubunun maceralarını anlatıyor. Kafasındaki devasa maskesiyle grubunu demir yumrukla yöneten Frank, The Freshies’in de liderliğini yapmış İngiliz şarkıcı/komedyen Chris Sievey’nin sahne karakteri Frank Sidebottom’dan ilham almış.

 

Tom À La FermeTom Çiftlikte (Tom À La Ferme): Hitchcockvari bir psikolojik gerilim olan dördüncü uzun metrajlı filminde Xavier Dolan, yine farklı bir film türünü deniyor. Filmde(yönetmenin canlandırdığı)Tom,sevgilisi Guillaume’un cenazesi için Quebec kırsalına gidiyor. Orada, Guillaume’un annesi ve son derece maço abisi Francis ile tanışıyor. Kederli ailenin bu ilişkiden haberinin olmadığı açık olmasına açık da, Francis şaşırtıcı bir oyunun kurallarını birer birer koymaya başlayınca işler iyice karışıyor.

 

Les-garçons-et-Guillaume-à-table

Ben, Kendim Ve Annem (Les Garçons Et Guillaume À Table!): Ünlü Fransızsanatçı Guillaume Gallienne’in yıllardır sahneye koyduğu tek kişilik gösterisinin beyazperde uyarlamasında, sanatçının cinsel anlamda biraz karışık geçen gençlik günlerine dönüyoruz. Başta anneniz olmak üzere çevrenizdeki herkes sizin eşcinsel olduğunuzu söylüyorsa, eşcinsel olmadan büyümek mümkün müdür? İşte Guillaume’un açmazı burada! Burjuva kökeninden tutun, sahne hayatına kadar, kadınları belki biraz fazlaca seven bir aktörün heteroseksüelliğini ilan ederek dolaptan çıkma komedisi.

 

Budapest Hotel

Büyük Budapeşte Oteli (The Grand Budapest Hotel): Bu yıl Berlinale’nin açılışını yapan Wes Anderson’ın yeni filmi, bizi 20. yüzyıl tarihinden referanslarla dolu hayali bir dünyaya sokuyor ve Orta Avrupa’da efsane bir otelin hikâyesini anlatıyor. Büyük Budapeşte Oteli’ne yıllar önce belboyluk göreviyle giren ve daha sonra otelin sahibi olan Zero Mustafa bu süreci anlatırken, son derece eğlenceli bir polisiyenin içinde buluyoruz kendimizi. İrili ufaklı rollerde sayısız ünlünün gözüktüğü bu benzersiz masal, belki de Wes Anderson’ın şu güne kadarki en görkemli ve en iddialı filmi. Üstelik Anderson daha büyük bir projeye kalkışmış olsa da bildik tarzından ödün vermemiş. Modern bir Lubitsch filmi gibi.

 

LA-VENUS-A-LA-FOURRURE

Kürklü Venüs (La Vénus A La Fourrure): Roman Polanski’nin Cannes’da Altın Palmiye için yarışan Kürklü Venüs’ü sadece iki oyuncunun sürüklediği bir tiyatro uyarlaması. Bir yönetmen ve onun sahneye koyacağı oyunda başrolü kapmaya çalışan bir aktris… Bu ikilinin birbirine hazırladığı kurnaz tuzaklar aslında insanlık tarihi kadar eski, kadın ve erkek arasındaki savaşın bir yansıması. Efendi ile köle sürekli yer değiştirirken, Polanski hınzırca kendisiyle de dalga geçiyor; zira yönetmen rolündeki Mathieu Amalric, şaşırtıcı şekilde Polanski’nin gençliğine benziyor. Aktris ise Polanski’nin gerçek hayattaki karısı Emmanuelle Seigner.

Düşman (Enemy): Denis Villeneuve ve Jake Gyllenhaal’ın bu yılki ve festivaldeki ikinci ortaklığı, José Saramago’nun bizde de yayımlanan Kopyalanmış Adam isimli romanının bir uyarlaması. Üstelik Gyllenhaal bu kez bir değil, iki karakter canlandırmakta. Tarih öğretmeni Adam, bir gün izlediği filmde kendisine tıpatıp benzeyen bir adam görür. Bu oyuncunun izini sürmeye başladıkça da gizemli ve ürkütücü bir dünyanın içine çekilir. İlk gösterimi Toronto Film Festivali’nde gerçekleşen ve özellikle atmosferiyle beğeni toplayan Düşman’ı Cronenberg, Lynch, Nolan, De Palma gibi yönetmenlerin filmleriyle karşılaştıran eleştirmenler olmuştu.

Film Eleştirmeni (El Crítico): Bin türlü filmi seyretmiş, hatmetmiş olan Victor’un işi karanlık salonlarda film seyretmek, sonra da bu filmleri kafelerde arkadaşlarıyla yerden yere vurmaktır. Victor itibar sahibi bir film eleştirmenidir: Gayet ünlü, fakat romantik komedi klişelerini ezbere sayacak kadar film endüstrisinden umudunu kesmiş, dünyayı bir film gibi gören, karamsar bir eleştirmen… Ta ki film zevki hiçbir şekilde onunkiyle uyuşmayan bir kadınla tanışıp o küçümsediği romantik komedilerden birini yaşamaya başlayıncaya kadar. Eski film eleştirmeni Hernan Gerschuny’nin ilk yönetmenlik denemesi.

İnfaz (Calvary): Şaheser bir film olan In Bruges’un yönetmeni Martin McDonagh’ın abisi John McDonagh’ın yönettiği İnfaz bir kara komedi… Günün birinde bir adam günah çıkartmak üzere Rahip James’e gelir ve hiçbir kusuru olmadığı için bir hafta içinde onu öldüreceğini söyler. Şaşırıp kalan James diğer rahiplerden kendisine bu konuda bir öğüt vermelerini ister. Ancak, ölüm hazırlıkları devam ederken, kısa süre önce intihara kalkışmış olan kızının çıkıp gelmesiyle işler iyice karışır. Yedi gün içinde Rahip James’in hem bu adamın kim olduğunu bulması, hem son hazırlıkları yapması, hem de çivisi çıkmış köyünün sırrını çözmesi gerekecektir.

Durgun Hayat (Still Life): The Full Monty’nin yapımcısı Uberto Pasolini, ikinci yönetmenlik denemesinde sıradan bir adamın hayatını perdeye taşıyor. John, kimi kimsesi olmayan kişiler öldüğünde onların hayatlarını araştıran bir sosyal hizmet görevlisi. Ölenler için en ideal cenazeyi düzenlemeye çalışıyor, iletişimde olmadıkları yakınlarını son görevlerine çağırıyor. Bu ufak dedektiflik oyunlarıyla hayatını renklendirmeye çalışan John, aniden işine son verildiğinde ise elindeki son vakayı sonuçlandırmakta ısrar ediyor.

Karabasan (Babadook): İnsan canavar diye bir şey olmadığına ne zaman inanır? Ya da şöyle soralım: Canavarlar ne zaman saklanmaktan vazgeçer? Altı yıl önce eşini kaybeden Amelia, gemi azıya almış altı yaşındaki oğlu Samuel’i terbiye etmekte zorlanmaktadır. Samuel rüyalarında, sürekli ikisini de öldürmeye gelen bir canavar görmektedir. Evde bir gün birlikte Babadook adında ürkütücü bir masal kitabı okurlar. O andan itibaren Samuel, rüyasında gördüğü canavarın Babadook olduğuna inanmaya başlar. Ama belki de Babadook gerçekten vardır…

Büyük Kötü Kurtlar (Big Bad Wolves): Quentin Tarantino’ya göre 2013’ün en iyi filmi. Hakikaten de insanın tüylerini ürperten bu modern masal, İsrail toplumunu kasıp kavuran varoluşsal kaygılardan esinlenen gerilim türünde bir adam kaçırma öyküsü. Arka arkaya işlenen kanlı cinayetler üç adamı karşı karşıya getiriyor: Bunlardan biri intikam peşindeki bir baba, biri yasadışı çalışan işgüzar bir polis, diğeri de tutuklanıp salıverilen bir din öğretmeni, yani asıl şüpheli.

Sıfır Teorisi (Zero Theorem): Terry Gilliam, yeni filminde, gelecekte Londra’da geçen bir öyküyü anlatıyor: Varoluşsal acılarla kıvranan, sıra dışı bilgisayar dahisi Qohen Leth’in hikayesini. Elinde “Ben neden varım?” sorusuna yanıt olabilecek gizemli bir proje var. Fakat, cilveli Bainsley ve patronun oğlu Bob’un ziyaretleri Qohen’in yalnızlığını sık sık bozuyor.

Dehşetin Bedeli (Sorcerer): The Exorcist / Şeytan filmini takip eden Dehşetin Bedeli, günümüzde kült bir film sayılmasına rağmen ilk gösterildiğinde eleştirmenler tarafından pek hoş karşılanmamıştı. Yönetmen Friedkin, en çok sevdiği ve en zor çektiği bu filmin yeniden gösterime girmesinin, Hz. İsa’nın Lazar’ı diriltmesi gibi bir şey olduğunu söylüyor. Bu gerilim filminde, Nikaragua’daki bir petrol kuyusuyla ilgili özel bir operasyonda görev alan dört uluslararası suçlunun izini sürüyoruz. Bu tekinsiz adamlar, kontrol altına alınmayan bir yangın çıkınca, altı sandık dolusu dinamiti balta girmemiş ormanda kilometrelerce taşımak zorunda kalıyor.

 

Ali Arıkan’in Yıldız Tablosu – 27 Mart Haftası

Non-Stop – 3 Yıldız: Yeni bir Liam Neeson aksiyonu. ABD’nin 11 Eylül sonrası tüm uçaklarında şart koştuğu silahlı hava memuru rolünde Neeson, hesabına 150 milyon dolar yatırılmazsa yolcuları öldüreceğini söyleyen, kimliği belirsiz bir şüpheliyi bulmak için zamanla yarışıyor. Beklentilerle aynı orantıda, heyecanlı bir film.

Hazine Avcıları – 2 Yıldız: Başrollerinde Matt Damon, George Clooney, Cate Blanchett ve Hollywood’un yarısının olduğu film İkinci Dünya Savaşında geçiyor. Bir grup tarihçi ve sanat uzmanının Naziler tarafından ele geçirilen ve her an yok olma tehlikesiyle karşı karşıya olan önemli sanat eserlerini kurtarmaya çalışmalarını anlatan film, sadece mükemmel kastı için de olsa izlenir.

Sınırsızlar Kulübü – 2 Yıldız: Uyuşturucu bağımlısı ve HIV taşıyıcısı rodeocu Ron Woodroof’ın el altından AIDS ilaçları satmaya başlamasından esinlenen film, Woodruff’ı oynayan Matthew McConaughey ve ortağı travesti fahişeye hayat veren Jared Leto’ya Oscar kazandırdı. Ama filmde başka bir numara yok.

300: Bir İmparatorluğun Yükselişi – 2 Yıldız: Tabii ki iyi değil. Ama en azından kendini hiç ciddiye almıyor; ne kadar absürt, saçma sapan, kıytırık bir film olduğunun da farkında. Bir önceki film kendini ne kadar ciddiye almıştı hatırlarsınız. Bunun öyle bir takıntısı olmaması güzel.

Son Kalan – 2 Yıldız: Taliban’ın önemli komutanlarından Admad Shad’ı ölü ya da diri ele geçirmekle görevli bir Amerikan komando timinin, etik bir seçim sonucu başlarına gelenler gerçek bir hikayeden uyarlanmış. Gereksizce militarist ve sığ bir savaş filmi.

12 Yıllık Esaret – 3 Yıldız: Zor izlenen, gerçek olaylardan uyarlanmış zor ama iyi bir kölelik filmi. Amerikalı liberaller, ABD dışındaki özenti kardeşleri ve sanki kendi ülkeleri sütten çıkmış ak kaşıkmış gibi sabah akşam Amerika’yı “cık, cık”layanlar için de birebir. En iyi film Oscar’ını da kazandı ya. Artık eliniz mahkum; izleyeceksiniz.

Karlar Ülkesi – Üç Yıldız: Disney’nin son yıllardaki en iyi animasyonu, stüdyonun klasikleşmiş filmleriyle de boy ölçüşebilecek kalitede. Hem en iyi animasyon Oscar’ını kazandı hem de en iyi orijinal şarkı. Şarkı özellikle çok iyi gerçekten.

 

TÜRKİYE’NİN EN ÇOK OKUNAN TABLET DERGİSİNİ İNDİRMEK İÇİN ANDROİD TABANLI TABLETİNİZE İNDİRMEK İÇİN TIKLAYIN