32. İstanbul Film Festivali’nde İzlemeniz Gereken On Film

Pazartesi, 11 Mart 2013 16:59

[wzslider autoplay="true" transition="'slide'"]

Dipnot Tablet Sinema Yazarı Ali Arıkan 32. İstanbul Film Festivali’nde izlenmesi gereken on filmi kaleme aldı.

Oscar’ların verilmesiyle yaz sezonunun arada geçen zaman, sinema için senenin en kötü dönemi. Şileplerin pisliklerini okyanus açıklarında salıvermeleri gibi film şirketleri de en dandik filmlerini bu süre içinde gösterime sokarlar. Olan da izleyiciye olur zaten. Hoş en azından sinema seyircisinin bu gibi bir işe yaramayan filmleri izlemek gibi bir zorunluluğu yok. Ama film eleştirmeni olarak hepsini görmeme el mahkûm. Film için bu iki üç ay en sevmediğim zamandır.

Bu kuraklıkta tek tesellim İstanbul Uluslararası Film Festivali. Her sene kendisini geliştiren, her sene kendini yeniden yaratan bu müthiş film cümbüşü, gerçekten müthiş başarılı bir organizasyon. Bir kere zamanlama açısından dezavantajlı: Sundance ve Berlin’den sonra ama South by Southwest’le üç aşağı beş yukarı aynı zamanda yapılıyor. Cannesidansa çok önce. Venedik, Toronto ve Telluride gibi sonbahar festivallerine girmiyorum bile. Buna rağmen her sene hem repertuvar (yani eski) film koleksiyonu hem de daha dünya festival seferlerine yeni başlamış filmlerle, İstanbul seyircisine muazzam bir iki hafta yaşatıyor.

Bu sene festival kendisini aşmış. Basın bültenini okurken kendimden geçtim adeta. Bu kadar çok filmi ne vakit izleyeceğim, ne zaman yazacağım bilmiyorum. Bir de bunların arasında yeme, içme, uyuma gibi fiziksel zorunlulukları da yapmak gerekecek. Bu arada vizyona giren filmler de var arada. Bir şekilde halledeceğiz. Geçen senelerde arka arkaya altı film izlemiştim en fazla. Bu sene bu rekorumu egale edeceğim kesin de, bir ihtimal o rekorumu kırabilirim bile. Benim de böyle rüyalarım var, sevgili okurlar.
Sizin için kesinlikle izlemeniz gereken on film seçtim bu hafta. Daha biletlerin satışa çıkmasına zaman var, planlarınızı ona göre yapın. Bunların yerine iki üç tane daha kesinlikle izlenmesi gereken on film listesi yapabilirdim. Yani o kadar iyi bu seneki festival.

Upstream Colour (Gizli Kimya): Shane Carruth’un 2004 senesinde hem yazıp, hem yönetip, hem de başrolünü oynadığı ve Sundance Büyük Jüri Ödülünü de kazanan ilk ve şimdiye kadar tek filmi olan Primer, son on yılın en iyi on filminden de biridir. Sadece 7.000 dolar’a mal olmuş film, yanlışlıkla zaman makinesini icat eden iki mühendisin hikâyesini anlatır. Primer, keşif ihtirasının insan doğasını ne kadar da karartabileceği yönünde bir metafordur adeta. Carruth’ın Primer’dan sonra ne yapacağı çok konuşuldu. Uzun bir süre yönetmen, Topiary adında başka bir projeyi geliştirdi ama en sonunda onu rafa kaldırdı ve Upstream Colour’ı çekti. Sundance kitapçığında filmin konusunun sonsuz bir organizmanın içinde kaybolan iki aşığın öyküsü olduğu gibi kafa karıştıran bir açıklama var. Festivalin en iple çektiğim filmi.

Before Midnight (Geceyarısından Önce): İki sene önce Richard Linklater’la Roger Ebert’ün film festivali Ebertfest’te röportaj yaptım. Yönetmenin filmi Me and Orson Welles’in gösteriminden sonra sahnede konuşuyoruz. Seyirci de eğleniyor; biz de iyi vakit geçiriyoruz. Öyle ki, röportajımız bitince sahne arkasında, hiç adetim olmamasına rağmen, Linklater’ın yanında getirdiği filminin posterlerinden birini kendi adıma imzalattım. Bir sonraki film başlamadan önce havadan sudan konuşuyoruz. Julie Delpy ve Ethan Hawke’un başrolündeki Before Sunrise ve Before Sunset filmlerinin üçüncüsü gelecek mi diye sordum. İçini çekti, gülümsedi,”kim bilir” dedi. Ve işte o ipucunu verdiği film. Bu müthiş serinin üçüncü filminin diğer ikisinden de iyi olduğu konuşuluyor.

Pardé (Perde): Yasaklı İranlı yönetmen Cafer Panahi’nin Kamboziya Partovi’yle birlikte, mollaların baskısına rağmen gizlice çektiği yeni filmi, geçen ay Berlin Film Festivali’nde dünya prömiyerini yaptı. Bir ay geçmeden de filmi İran dışında tanıtım için ülkeden çıkmaya çalışırken, Partovi ve filmin diğer başrol oyuncusu Meryem Moghadam’ın pasaportlarına İranlı yetkililer el koydu. Ne sempatik ülke şu İran ya.

Sound City: Nirvana’nın bateristi ve Foo Fighters’n kurucusu Dave Grohl’un ilk filmi olan müzik belgeseli Sound City, en önce Sundance’ta gösterildi, sonra da iTunes’da satışa çıktı. Los Angeles’taki ünlü Sound City stüdyolarında kaydedilmiş efsanevi albümlerin hikâyelerini anlattığı filmiyle Grohl, kendini yeniden keşfediyor adeta. Popüler kültürün Rönesans Adamı ne de olsa.

Los Amantes Pasajeros (Aklımı Oynatacağım): İspanyol yönetmen Pedro Almodovar sinemanın Müslüm Gürses’i gibi. Her kesimden seveni var ve rahmetli gibi o da bu sevgiyi kesinlikle hak ediyor. Neredeyse tamamı bir uçakta geçen filmde yönetmen, son birkaç filmindeki damardan trajik öykülerin yerine aslında ustası olduğu komedi türüne geri dönüyor. Tabii daha çok erken ve komedi filmleri de yabancı film Oscar’larında pek şanslı değillerdir ama yine de Akademi filme gelecek sene göz kırpabilir.

Après mai (Aşk Kokusu): 1968’de Avrupa’daki çalkantıların etkileriyle boğuşan 18 yaşındaki bir gencin hikâyesi, aslında yönetmen Olivier Assayas’nın biyografik bir çalışması. En azından filmi görenler böyle diyor. Okuduklarım, Assayas’nın yeni bir başyapıta imza attığı yönünde.

Stoker (Lanetli Kan): Güney Kore sinemasının en ünlü isimlerinden olan Park Chan-wook’un Amerika’da çektiği ilk film olan Stoker, geçen hafta ABD’de vizyona girdi. Seveni de çok, nefret edeni de. Ama başyapıtı Oldboy’un da sevmeyeni, seveni kadar boldur (sevmeyenler hatalıdır, o ayrı konu). Başrollerinde Nicole Kidman, Mia Wasikowska ve Matthew Goode’un oynadığı korku-gerilimin senaryosu, Prison Break’ten tanıdığımız Wentworth Miller’a ait. Senaryosunun zaten pek bir işe yaramadığı söyleniyor ama Park’ın yarattığı gizemli atmosfer için bile izlenmesi lazım filmin.

Prince Avalanche (Yolların Prensi): David Gordon Green’e karşı benim acayip bir zaafım var. Adamın neredeyse her filmini seviyorum. Misal: Herkes yerden yere vurdu ve mizahı gerçekten de küfür etmeyi yeni öğrenmiş on iki yaşındaki erkek çocuk seviyesinde olmasına rağmen, Your Highness’a katıla katıla gülmüştüm. Arada bir hala izlerim, hala gülerim. Yeni filmi Prince Avalanche hem Sundance hem de Berlin Film Festivali’nde gösterildi ve çok beğenildi. Á annan veg adlı bir İzlanda filminden uyarlanan yapım, iki zıt karakterli yol işçisinin arkadaşlıklarını konu ediyor.

O Gebo e a Sombra (Gebo ve Gölge): 104 yaşındaki Portekizli yönetmen Manoel de Oliveira’nın filmi, geçen sene Venedik Film Festivali’nde gösterilmişti. Bu cümleyi isterseniz bir kere daha okuyun. Usta 104 yaşında. Hala yaşasaydı, Orson Welles’den yedi yaş büyük olacaktı. Yaş 104. Yolun yarısı.

Much Ado About Nothing (Kuru Gürültü): Geçen yaz The Avengers’la muazam bir başarı sağlayan ve Buffy The Vampire Slayer dizisinin efsanevi yaratıcısı Joss Whedon’ın arkadaşlarıyla gizlice çektiği Shakespeare uyarlaması kendinden çok söz ettirdi. İzlemeye ben de can atıyorum.

App. Store’dan iPad ve iPhone’nunuza indirmek için TIKLAYINIZ

Tags