Dipnot Tablet Dipnot Mobile Dipnot Mobile Dipnot Tablet

Dipnot Tablet yazarı Ali Arıkan yazdı ARTİSTLİK YAPMA: THE ARTIST Dipnot Tablet "Örgütsüz Cinayet Hrant Dink Davası Bitti " kapağı ile 44. sayısı yayında...

 Dipnot Tablet yine renkli, güncel ve dopdolu bir dergi oldu. Makaleleri, videoları, fotoğraflarıyla başında uzun zaman harcayabileceğiniz bir dergi tablette sizleri bekliyor.


Dipnot Tablet Dergi "Örgütsüz Cinayet Hrant Dink Davası Bitti " kapağı ile 44. sayısı yayında...

Filmekimi kapsamında gösterilen, Michel Hazanavicius’un siyah beyaz, 1.33: 1 Akademi oranında çekilen sessiz film pastişi The Artist bittiğinde salonda bir alkış koptu ki anlatamam.  Bir bağırış, bir çığırış…  Gözyaşları…  Birbirlerine sarılanlar…  Havaya haykıranlar…  Zevkten kendini dövenler…  Sinemanın önünde kurban kesenler…  Biraz abartıyor olabilirim ama sadece çok az.  Filmekimi seyircisi bayıldı filme.  Tepkiler, filmin prömiyerini yaptığı Cannes’da ve daha sonra gösterildiği festivallerde aldıklarıyla üç aşağı beş yukarı aynıydı.  Bense, sessiz sessiz oturdum, içimden bir “La Havle” çektim, usulca sinemadan çıktım.  İyi ki bir sonraki gösterimde Martha Marcy May Marlene’i izlemişim ki yoksa bütün gecem mahvolacaktı.
 
1927 senesinde Alan Crosland’ın The Jazz Singer filminin ortasında, Al Jolson’ın “Wait a minute, wait a minute.  You ain't heard nothin' yet!” (Bir dakika, bir dakika; daha hiçbir şey duymadınız)  demesiyle Hollywood’da yeni bir çağ başladı.  Uzun metrajlı bir filmde, ses ve görüntünün senkronizasyonu başarıyla gerçekleşmiş ve sessiz sinemanın devri kapanmaya başlamıştı.  1935-36 gibi de hem sessiz sinema hem de onun yarattığı bir sürü yıldız (Jeanne Eagels veya Jean Harlow) ya tarihe karıştı ya da karışmaya yüz tuttu.  Aslına bakarsanız, 1927 – 1936 yılları arasında Hollywood’u üç büyük olay derinden etkiledi; çehresini değiştirdi.  Birincisi sesin filmlere girmesiydi; stüdyolar buna atladı, ama aynı zamanda Charlie Chaplin, Buster Keaton, John Ford, Cecil B. DeMille, D.W. Griffith, King Vidor, Frank Borzage ve Josef Von Sternberg gibi yönetmenler, bu geçiş döneminde çok iyi sessiz filmler yaptılar.  Bunun yanında, 1920’lerin sonu ve 1934 arasında, Hollywood yaratıcılık bakımından göreceli olarak belki de en rahat çağını yaşadı.  “Pre-Code” yani “Kural Öncesi” diye bilinen bu dönemde, Hollywood’u kontrol edecek bir sansür mekanizması yoktu ve Amerikan sineması, o günün sosyal sınırlarını kırarcasına zorladı.  Bu dönem, 1930’da stüdyolar tarafından kabul edilen ama daha doğru dürüst uygulanamamış “Motion Picture Production Code” yani “Film Yapım Kuralları’nın”, 1934 yılında tam anlamıyla yürürlüğe girmesiyle bitti (bu, çetrefilli bir hikâyedir; Oscar’lara yaklaştıkça anlatırım).  Son olarak, 1930’lardaki Büyük Buhran, Hollywood’u feci etkiledi ve önceki iki olayla da birleşerek, sektörün daha popülist (ve ahlaki değerlere daha “saygılı”) çıktılar üretmesine sebep oldu.  Yani sadece ses “icat oldu,” mertlik bozuldu değildi olay.  Zaman değişti; zeitgeist evrim geçirdi.  Anlayış farklılaştı.  Mesela, Warren William gibi “Kural Öncesi’nin Kralı” lakaplı zamanının en ünlü aktörü, bir anda işsiz kalmadı, ama gördüğü talepte yavaş yavaş düşüş oldu.  Fakat bazı aktörlerin kariyerlerindeki düşüş, diğerlerine göre nispeten daha hızlı oldu.  Bunlardan ikisi, şüphesiz, John Gilbert ve Douglas Fairbanks’ti.  Üstleriyle bir türlü anlaşamayan, kabadayı ve alkolik Gilbert, 1936’da, öldüğünde eski şöhretinin yerinde yeller esiyordu.  Fairbanks’inse sesli sinema dönemi geldiğinde yaşı ilerlemişti, çetrefilli çekimler onu yoruyordu, yani bir türlü yeniye ayak uyduramamıştı.  O da, 1939’da, aldığı kiloları vermek ve eski günleri geri getirmek için deli gibi çalışmasından dolayı geçirdiği kalp krizinden öldü (herhalde Fairbanks, İason ve Argonautlar mitini bilmiyordu).  Bunları anlatmamın iki sebebi var. Bir, “sessiz sinemanın yıldızlarının sesi civciv gibiydi; ondan ünlerini sürdüremediler” diye yıllardır süre gelen şehir efsanesinin, doğruluktan epey uzak olduğunu ispatlamak.  İki, sessiz filmlerden sesli filmlere geçişin, karışık tarihi ve sosyo-kültürel bir olay olduğunu belirtmek.
 
 
 

FOTOĞRAFLAR İÇİN TIKLAYINIZ...

 
 
 
 
Sene 1926 ve Hollywood’un en büyük yıldızı George Valentin (Jean Dujardin), yeni filminin galasında, gösterimden sonra, rol arkadaşı da olan Jack Russell terrier’iyle, seyirciyi kırıp geçiriyor.  Daha sonra, sinemanın dışında fotoğrafçılara poz verip, hayranlarına imza dağıtırken, küçük bir kaza oluyor ve kollarında aktris olmak için Hollywood’a gelmiş Peppy Miller’ı (Bérénice Bejo) buluyor.  Fotoğrafçıların önünde Valentin’e olan hayranlığını gizlemiyor Miller ama ondan rol çalmamazlık da etmiyor ve Variety’sinin kapağına çıkıyor; Hollywood’un ünlü gazetesi “Kim Bu Kız” diye soruyor.   Gittiği oyunculuk seçimlerinde Miller bir bakıyor ki, rol kapmaya çalıştığı filmin başrolünde, ınınınııııın, George Valentin var!  İkisinin arasında yakınlaşma oluyor ama sirret bir kadınla (Penelope Ann Miller – ne güzel kadındı; yazık, haminne gibi olmuş) evli olduğu için Valentin işi uzatmıyor (çünkü ne de olsa Hollywood oyuncuları, tüm dünyaya sadakat timsali olarak nam salmışlardır).  Bu arada, sesli filmler furyası başlıyor; Valentin’in yıldızı kaydıkça, Miller’ınki yükseliyor.  Valentin kendini viskiye vuruyor; Büyük Buhranda da elinde ne var, ne yoksa kaybediyor.  Ta ki, Miller’la yeniden karşılaşana kadar.  Onun için seçim yapması gereken nokta da bu çünkü.  Geçmişin şanında kaybolup gitmek mi, yoksa geleceğin belirsizliğine adım atmak mı?
 
The Artist’in, John Gibert ve Greta Garbo’nun gerçek hayattaki ilişkilerinden esinlendiği açık.  Tamam, George Valentin karakterinde Rudolph Valentino ve Douglas Fairbanks’in izleri, Peppy Miller’da da Louise Brooks’vari bir hava var.  Ama hali hazırda dünya starı olan erkeğin sesli sinema gediğinde alkolizmin etkisiyle de son hızla çakılması, çakılırken de stüdyonun patronlarıyla kanlı bıçaklı olması ama bu sırada kadının daha önce olmadığı kadar ün sahibi olması, Gilbert ve Garbo’nun hayat hikâyesiyle neredeyse birebir örtüşüyor.  Zaten filmin ilk yarım saati de fena değil aslında.  Başroldeki aktörler sempatik; Dujardin’in yüz ve mimikleri sessiz sinemanın anlatım “diline” uyuyor; Bejo’nunki biraz fazla “modern” kalsa da, onu da kabul ediyoruz.  Guillaume Schiffman’ın sinematografisi keskin; tam olarak 1920’lerin siyah-beyaz tonlamasında değil (zaten renkli çekilmiş film – Kanadalı yönetmen Guy Maddin’in son yıllardaki filmlerinde böyle bir tezat göremezsiniz), ama yine de belli bir havası var.  Hazanavicius, son iki filminde, Fransızlar’ın James Bond’a cevabı olan Hubert Bonisseur de La Bath nam-ı diğer OSS 117’nin hikayelerini, Austin Powers vari bir dilde anlatmıştı; başrolde yine Dujardin ve karısı Bejo vardı.  The Artist’in başlarında da öyle bir hava var.  İyi mi?  Hayır.  Kötü mü? O da değil.  Fena değil; izleniyor.
 
Fakat Valentin’in düşüşüyle film vites değiştiriyor ve George Cukor’un “A Star Is Born” ve Stanley Donen’ın “Singing in the Rain” filmlerinin gayrimeşru çocuğu haline geliyor.  Dalgasını geçen, lay-lay-lom diye devam eden film, birden seyirciden, onu ciddiye almasını bekliyor.  1980’ler TRT komdei skeçlerinin ortasında adamlar durur, kameraya bakar, “bu işin şakası; ama yatmadan fişi çekmezseniz eviniz yanabilir, hayatınız kayabilir” gibi mesajlar verip, her şeyin içine ederlerdi ya.  İşte bu da öyle.  Ton değiştirmesine yine ses çıkarmayacağım (hahaha – çok komiğim ya) ama yazımın başında bahsettiğim hiçbir zamana ait detaya film yer vermiyor.
 
The Artist’te absürt bir anlam kargaşası var.  Bir sahnede Valentin kendini vuracak ki köpek evden kaçıp, Lassie gibi polis çağırıyor mesela.  İki kare sekansı arasında muazzam bir anlam sürtüşmesi var.  Film okullarında o sahne “nasıl montaj yapılmaz” diye gösterilmeli.  Sessiz sinemanın en büyük özelliği tutarlılığıdır; gönderme yapacağına bari bunu yakalasaydı Monsiuer Hazanavicius.
 
Herhangi bir kısıtlama olmazsa nüfus geometrik olarak büyür ya; The Artist de geometrik olarak berbatlaşıyor.   Filmin düğüm noktasında, Ludovic Bource’un müziği kayboluyor.  Yerini, Bernard Hermann’ın, Alfred Hitchcock’un “Vertigo’su” için bestelediği efsanevi müzikten, filmin unutulmaz sahnelerinden birinde kullanılan şaheser parça "Scene D'Amour" alıyor.*  “Vertigo” gibi sinema tarihinin en önemli on filminden biriyle özdeşleşmiş tam anlamıyla klasik bir parçanın böyle sallapati bir biçimde kullanılması, izleyiciyi filmden tam anlamıyla alıyor, atıyor.  Bu sahne, filmin, ne sessiz sinema dönemine ne de seyircisine azıcık bile saygısı olmadığını gösteriyor.  Rezillik; başka bir şey değil.
 
*”Vertigo’nun” müziğinin filmde kullanılması, filmin yıldızı Kim Novak’ı da o kadar etkiledi ki, geçen hafta Variety’ye tam sayfa ilan vererek; The Artist’i, “Vertigo’ya” ve onda çalışan herkesin emeğine tecavüz etmekle suçladı.  Yazarı ve yapım kurulunda olduğum, Indie Wire blogu Press Play’de bizde bu (gereğinden fazla abartılı) tepkiyi fırsat bularak; matrak bir yarışma başlattık.
 
Detayları burada; siz de katılın isterseniz: http://blogs.indiewire.com/pressplay/the-vertigo-contest
 
 
 
 
 
 

 

 
 

 

 

 

 

App. Store'dan iPad'inize indirmek için;

Dipnot Tablet'i bilgisayarınızdan okumak için;

 

Yudu üzerinden dergiyi cüzi bir ücretle satın alıp okuyabilirsiniz...

 


Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Dipnot.tv'ye aittir. Kaynak gösterilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan köşe yazısı/haberin bir bölümü, alıntılanan habere aktif link verilerek kullanılabilir.



aliarikan@dipnot.tv

 aliarikan
etiketler: Dipnot Tablet, Ali Arıkan, artist, film


Yorum yazmak için tıklayınız.

Yorumlar

ziyaretci
ziyaretci : ALİ ARIKAN gibi şahıslar varken sinema eleştirmenıyım dıye ortalarda gezen tıpler yok mu bknz: "Hürriyet'teki bayan" ayar oluyorum...
20.01.2012 02:48
ziyaretci
ziyaretci : Gerçekten çok güzel bir eleştiri daha.Ancak eleştirmenliğin dışında bir sinema müneccimi Ali Arıkan.Bu sene de 3 ay öncesinden ödül alacak ve almayacak tüm filmleri bildi.Ne diyelim Allah kem gözlerden korusun ve kıskananlar çatlasın....
20.01.2012 11:34
ziyaretci
ziyaretci : valentin kendini vuracakken köpek polis çağırmıyor, evi yakacakken polis çağırıyor. montajına laf ettiğin sahne filmde yok aslında. bu abartılı eleştirin için güzel bi ironi oluşturmuş.
21.01.2012 03:57